Selman Demirci
Hislerim sarih, kelimelerim melal. Hep aynı sızıyı duyuyorum. Kim çaldı kelimelerimden yine. Bak yine anlatamıyorum. Allah’ım neden hükmedemiyorum kelama? Ma’lül sözlerim sözcüklerim. Teklifsiz cümlelerim. Bedihi manalara gebeyim İçinde mahsur kaldım çatlamalı kabuğum. Heybeme sığmıyor hayallerim. Kudretinden emin bir arslan kadar zavallıyım, koparılmış bir çiçek kadar özgür. Ellerimde kelepçe, mürekkebim kandan, kalemim müstakbel bir “ney”in anavatanından, ağulu nağmelere hamil, rakik dokunuşlara teşne, nazenin bir kamış. Yazmaya ne kadar da hazırım. Destursuz bismilsiz olmamalı sözlerim, kusursuz ve misilsiz olmalı. Bugüne kadar, hakikat namına ne biriktirmişsem azar azar, dökmeliyim ortaya. Kırıp dökmeden evirip çevirmeden haykırmalıyım artık, tedrici bir tekamül seyriyle büyüttüğüm ne varsa hak adına. Çağın tefessüh etmiş marazi zihniyetine tükürmeliyim, kendine getirici bir ağız dolusu hakikat!”Çilesiz suratlara tüküresim geliyor” Ya inananın mübarek ağzından çıkacak tükrüğü bile hak etmeyenlere ne yapmalı?” Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne”. . .
Bu sancıyı çekenlerin ilki olmadığım kadar kesin, sonuncusu olmayacağım. Kelimelere sığdırılamayan manaların varlığıyla “çile”den çıkan şairin isyanına şahidim. ”Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek. Daralıyorum. Kelime manayı boğan bir gömlek. Paralıyorum”. Bir kapının eşiğindeyim, şairin işaret ettiği diyarın hemen önündeyim. Açacağım kapı kelimelerin esrarına götürecek beni. Kapının dürbininden sözcükleri gözetliyorum:” Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum”
Yoo, Edebiyat yapma derdinde değilim asla! Daha da zor galiba arzularımı kıyısında yüzdürdüğüm gerçek. Ufukları bana benden bile uzak, hakikati denizler kadar derin, sözcükler gibi ıslak, Ey yolunu kaybetmiş çocuk, kendine yabancı adam! Anlatacaklarım var sana; ama sözcükler isteme benden, acizim anla. Beni anlamıyorsan hazreti dinle, anlarsın: “Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim /Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim./ Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim/ ama senden başka kimse duymayacak/ Kimse anlamayacak…” Anlarsın mı dedim? Anlamadan dedim, anladığımı sanarak seni. ”Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var/Akıl için son tavır saçlarını yolmak var”. Anlatamamakla anlaşılamamak arasında sıkıştım, anlamlandıramıyorum anlamsızlığını hayatın.
Sonra istikametimi değiştirip hemen, seslenmek istiyorum Muğire’nin torunlarına ve en iptidai usullerle muharebe etmek istiyorum. Çifte su verilmiş kelimelerden ma’mül keskin bir kılıcım olmalı mesela, Zülfikar misali küfrün kellesine uzanmış. Sonra işlemeli bir kalkanım olmalı manzum. Bu harbin en yiğit savaşçısı olmalıyım Hak adına. Meşhur değil mesrur olmak adına, meşum zihinleri devirmeliyim, en tenha köşelerde mektum. Yüzüne tüküren düşmandan evvel nefsine kılıç bilemiş Alileri anlatmaya kifayet eder mi kelam, harfler de masum.
Sazsız sözsüz bir türkü yakmalıyım ya da dünyanın 8.harikasını resmeden değme bir resim yapmalıyım. Tuvalim beyazlardan daha beyaz bir saflık, fırçalarım boy boy muntazam bir teslimiyet olmalı. Ve saçları gece, gözleri deniz bir “şiir” çizmeliyim. Hepsinden öte yürek dolusu bir sızıyla mananın engin denizlerine açılan bir susuşla sükûta dalmalıyım ve galiba ağlamalıyım. . .


























