İkinci Dünya Savaşıyla birlikte Kıta Avrupa’sında şehirler harap ve bitap insanlar ise sakat kaladururken tüm çehrelerde aynı sorunun okunadurduğu gözlemlenmekteydi. Bu soru tüm bu keşmekeşin ortasında çaresiz bir halde yaşantısını devam ettirmeye çalışan Avrupalı insanın artık sürekli ama sürekli olarak soracağı ve ısrarla cevabını arayacağı ‘bu hal neyin nesi’ sorusundan başkası değildi.
Modernite macerası yani batılı beyaz adamın yeryüzünde cennet yaratma arzusu nih ayetinde başarısızlıkla sonuçlanıyor ve geride kaos, bunalım ve yozlaşı içerisindeki fertlerle enkaz yığını şehirler bırakıyordu. Mutluluk peşinde olarak hayatlarını sürdürebilme gayreti içerisindeki insanlar nihayetinde mutluluğa kavuşamıyor bilakis her şeye elveda diyerek intihara sürükleniyorlardı. Bu çelişkiler ve felaketler elbette ki toplumsal yaşamın bir vicdanı ve şahidi olan edebiyata da yansıyordu. Öyle ki S. Zweig Avrupa kültür ve medeniyeti çökmüştür inancıyla eşi ile birlikte intihar ederek geride ölüm ve ıstırap yüklü eserler bırakadururken Sartre Antona Mahpusları, Duvar, Bunaltı,Bekleyiş ve Tükeniş gibi eserlerinde tüm bu yaşanan trajedileri, hesaplaşmaları sorgulamaları dile getirmeye çalışır. Milan Kundera ve Romain Gary de savaş sonrası bu sefih dönemi iç hesaplaşmalarla anlatmaya çalışadururken aslen Cezayirli olan Albert Camus ise düşün dünyasına yabancılaşma, varoluş ekseninde eserler kazandırır ve bu eserlerle birlikte yepyeni bir düşünce tarzı da söz konusuydu ki bu hayatı anlamsız ve bir boşluk olarak gören absürd felsefesiydi.
Her şey bir! Ama her şey sömürü ,yenilgi ,mücadele ,arzu ,nefret, sevgi, ölüm ,doğum ama her şey birdir Mersuluat için…Camus’un en önemli eserlerinden olan Yabancı adlı romanın başkahramanı olan Mersuluat bir cinayeti,annesinin ölümünü,sevgilisinin evlilik teklifini ve arkadaşın seyahat teklifini ve hatta idamla yargılanmasını aynı tepkiyle karşılar zira onun için bu anlamsız, nihayeti ölümle sonuçlanan hayatta her şey birdi. Üzülmenin kahrolmanın ya da sevinmenin hiçbir gereği yoktu ve tabi hayat adına bir direniş ve mücadele içerisinde olmanın da…![]()
Sisifos tanrı Zeus tarafından her sabah bir kayayı doruklara çıkarmakla cezalandırılır. Sisifos her gün ama her gün nihayetinde kayanın sabahları uyandığında yine aynı yerde olacağını bildiği halde kayayı yukarı doğru taşır. Bu mitolojiden esinlenerek Sisifos Söylemi’ni yazan Camus bu eserinde hayatın ne denli saçma olduğunu, yenilginin her defasında tekrarlanacağını bildiği halde mücadele eden insanların zavallılığını ve bu zavallılar yığınlarının direnmelerinin gereksiz olduğunu gördükleri halde boşa bir şekilde direndiklerini anlatmaya çalışır. Eser, absürd düşüncesinin en belirgin şekilde gözlemlendiği eserlerinden olmakla birlikte yine Düşüş adlı çalışmasında da J.B.Clamence adlı bir avukatın başından geçen olaylarla kendilerini hiçbir şekilde tehlikeye atmadan yaşayan yığınları ve çağdaş dünyayı çirkinlikleri ve güzellikleriyle sorgulamaya çalışır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kıta Avrupası’nın kapıldığı yıkıcı tutkuları yalın bir dille Yaz adlı çalışmasında gözler önüne sermeye çalışan Camus Sürgün ve Krallık’ ta ise acıma,merhamet,güçsüzlük, iyilik,kötülük temel insani durumları insan davranışlarını kurban ve cellat ikilemi ekseninde değerlendirmeye,analiz etmeye çalışır.
Esas itibariyle Camus diyince akla absürd felsefesi gelse de Veba adlı romanı bambaşka bir anlama sahiptir. Roman D.R. Rieux, Tarron ve Grand üçlüsünün önderliğinde veba salgınına karşı azimle direnen ve nihayetinde başarıya ulaşan şehir insanlarının öyküsünü ihtiva eder. Veba, absürd felsefesinde üzerinde durulan her şey bir , yenilginin kaçınılmazlığı ve direnişin anlamsızlığı gibi telakkilere tamamen zıt bir roman olmakla birlikte okuyucu romanı okumasının sonucunda çok farklı bir Camus’ la karşılaşıyor olmanın şaşkınlığını yaşar. Peki ama bu eser neden bir Yabancı yada Sisifos Söylemi gibi anlamsızlığı ve direnişsizliği değil de dayanışma ile birlikte sürdüre durulan ve nihayetinde zafere kavuşulan bir mücadeleyi dile getirmekteydi?
Hayatın anlamsız ve mücadelenin gereksiz olduğu anlayışının ezilenlere , mahrum bırakılmış mahzun ve mazlum yığınlara hiçbir fayda sağlamayacağı gibi bu anlayışın ezilenlerin yaşamış oldukları sefih hayatın da sürmesine neden olacağı ve ezenlerin kan emici düzenlerine katkı sağlayacağı da apaçık ortadadır. Fakat Albert Camus da üzerinde durmamız gereken çok önemli nokta onun ahireti olmayan bir anlayışın apaçık bir itirafçısı oluşu olmasıdır. Camus’un bu anlamda üzerinde durduğu nokta, ölüm kaçınılmaz bir hakikat ve ölümden sonra bir hayatında olmayacağı söz konusuysa şayet ben neden direneyim, ben neden sömürücülere karşı mücadele edeyim zira elinde sonunda hem ben hem de ezen şahıs sonsuz bir şekilde toprak olacaksak şayet her şey anlamsız ve birdir. Elbette ki bu yaklaşımıyla yakın dostu Sartre de dahil olmak üzere birçok Marksist düşünür tarafından şiddetle eleştirilen Camus aslında çok önemli bir hususa dikkat çekmekteydi. Ölümün bir hakikat olduğu ve ahiretin de söz konusu olmadığı bir dünyada hiçbir şey insanların işkenceye katlanmasına, tanklar altında ezilmesine, dünyanın güzelliklerini zevklerini terk etmesine bir gerekçe olamazdı. Tek gerekçe ise ideal toplumun mutlak anlamda yaşanacağı öte dünyanın mutluluğa ermiş bir ferdi olabilmek amacıyla yeryüzünde ideal toplum için mücadele içerisinde olmaktan başka ne olabilirdi ki?
Hayat idda edildiği gibi anlamsız ve insan da başıboş bir varlık mıdır? Ya da varoluşçuluğun genel anlamıyla ifade ettiği gibi insan nesne olarak yalnız ve özne olarak gayesiz ve anlamsız mıdır?
‘Sizi başıboş ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı ve bize dönmek zorunda olmadığınızı mı sanıyordunuz’ (Mü’minun suresi-115) Biz Müslümanlar olarak varoluş gerekçemizin sonsuz kudret sahibi Allah’ a kulluk olduğunu ayrıca ne nesne olarak yapayalnız ve başıboş ne de özne olarak anlamsız bir varlık olmadığımızı yine Kura’nda net olarak görmekteyiz: ‘ve onlara söyle: cinleri ve insanları yalnızca beni tanımaları ve bana kulluk etmeleri için yarattım’ zariyat-56 ‘o, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tabi tutsun ve böylece davranış yönünden hanginiz daha iyidir onu göstersin…’ mülk-2 Ayetlerde de görüldüğü üzere insanın varoluş gerekçelerden birisi de Allah’a ibadet etmenin yanı sıra imtihan olgusudur ve ayrıca bu imtihan içerisindeki insana da bir takım sorumluluklar yüklenmişti:‘biz sana sorumluluğu ağır bir mesaj tevdi edeceğiz’ müzemmil-5 ‘işte o zaman Rabbin meleklere: ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım,demişti….’ Bakara-30 ‘ peki kimdir, kendisine başvurduğunda darda kalmış olanın darına yetişen, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünü mirasçı kılan….’ Neml-62 ‘sizleri yeryüzüne varis kılan O’dur….’fatır-39 İnsanın rahme düşmesini bir suç, doğumunu bir ceza ve hayatını ise anlamsız bir meşakkat olarak gören Schopnehaur’un da hayatı absürd, direnişi gereksiz olarak gören A.Camus da kadar ciddi bir yanılgı içerisinde olduğu ayetler ışığında net olarak görülebilmektedir. Her şeyden önce bu absürd ve ıstırap felsefelerini iyice tetkik ettiğimizde bu anlayışların insanın kulluk ve imtihan üzere yaratılmış olduğu hakikatiyle çatıştıklarını ve yine bu tavırların egemenlerin lehine olduğu da apaçık ortadadır. Allah ise doğadaki ahenk ve düzenden sorumlu olarak yarattığı insandan ise bu anlayış telakkileri ekseninde her şeyi terk ederek başıboş bir halde yaşamasını değil yeryüzünde kendisine kulluk etmesini ve kendisine karşı mutlak itaat içerisinde olmasını , kainattaki ahenk ve düzeni korumasını, özgürlük ve adalet için mücadele etmesini istemektedir ve ayrıca ferdin ancak bu şekilde kardeşliğin ,adaletin ve özgürlüğün sonsuza değin yaşanacağı cennetin bir ehli olabileceğini açık ve net olarak dile getirmekte ve biz insanları da bu çerçevede uyarmaktadır. İnsan, nesne olarak Allah’ın her zaman yanı başında olduğu ve kendisini koruduğu rızıklandıırdığı özne olarak ise yeryüzündeki ahenk ve düzenin koruyucusu bir varlık ve hayatın gerekçesi ise kulluk ve kulluk da iyiye, güzelliğe , kardeşliğe yönelik bir mücadele ve bu mücadele ,atılan her nefeste, kainattın her zerresinde hissedebileceğimiz ,görebileceğimiz sevginin ve adaletin yaratıcısı Allah’ın ve ahiretin inancıyla gerçek anlam ve değerine kavuştuğu bu mücadele de Camus’un idda ettiği gibi yenilgiyle sonuçlanacak gereksiz bir mücadele değildir. Elbette ki istikbalde en gür seda özgürlük, adalet ,kardeşlik ve saadetin yaşanabileceği yegane yaşam tarzı olan TEVHİD’in olacaktır…. ‘Sizi başıboş ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı ve bize dönmek zorunda olmadığınızı mı sanıyordunuz?’ Mü’minun-115
Yazan: Adnan Akan
*****************************
Bakılabilecek Eserler :
1.Albert Camus-Veba
2.Albert Camus-Yabancı
3.Albert Camus-Yaz
4.Albert Camus.Sisifos Söylemi
5.Albert Camus-Sürgün Ve Krallık
6.Albert Camus-Düşüş7.Schopehauer-Hayatın Anlamı
8.Ali Şeriati-İnsan
9.Ali Şeriati-Hac
10.İsmet Özel-Üç Mesele
11.Milan Kundera-Bilmemek
12.Romain Gary-Uçurtmalar
13.Sartre-Bunaltı
14.Sartre-Antona Mahpusları
15.Sartre-Tükeniş
16.S.Zweig-Amok Koşucusu
17.S.Zweig-Lyon’da Düğün
18.S.Zweig-Santraç
19.Said Nursi-Gençlik Rehberi
20.Seyyid Kutup –Çağdaş Sorunlar Ve İslam


























