
Yazan: Adnan Akan
Şehrin tozlu yollarında yapayalnız bir halde dolaşan ve efendisinin artıklarıyla beslenen Bilal’in gözbebeklerinde okunacak yegâne arzu insanca bir yaşam ve özgürlükten başka ne olabilirdi?
Kızların diri toprağa gömüldüğü kokuşmuş ve çökmüş bir toplumda hayvandan da değersiz bir hüviyetiyle, kendilerine ait olmayan bir evin küçücük odasında hüzünle seyre dururken Sümeyye gökyüzünü o masum bakışların anlamı adalete ve kurtuluşa dair özlemden başka ne olabilirdi?
Zenginliğin şıklığın lüksün ya da fiziksel göz alıcılığın söz konusu ahlaki çöküntüler ve manevi bunalımlar karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini bizlere net bir biçimde sergileyen ahlaksızlık kokan şehrin sokaklarında bir umut arayan Mus’ab’ ın her bir adımı, ahlaka ve manevi huzura değil de başka neye olabilirdi?
Samimi ve derin bir sevdaya kadirşinas ve alicenap bir eşe olan hasret, kendisinden onbeş yaş küçük bir gençle evliliğe yönlendirirken Hatice’yi; insanlara olan güvenin sarsıldığı ve sevdanın kirletildiği çağında, kendisini bu elim çağda her an sorular sordurtan ve tertemiz bir hayata dair hayaller kurdurtan, yüreklice bir sevdadan ve samimi bir eşten başka ne olabilirdi?
Dost… Ölümüne değin bir bağlılığın apaçık bir göstergesi olan bu tuhaf ve insanları imrendiren dostluğun sarsılmaz gönül eri Ebubekir’i her şeye, ama her türlü yalana iftiraya rağmen bu dostluktan yıldırmayan sır; samimiyet, içtenlik, dayanışma ve kardeşliğe olan yürekli bir bağlılıktan başka ne olabilirdi?
Ve Muhammed
Özgürlük ve adalet mücadelesinin, dostluğun, kardeşliğin, ahlaki tutarlılığın ve sevdanın kendisinde bütünleştiği Mekke sokaklarının, hira mağarasının ve Arabistan çöllerinin o kara gözlü yiğidi…
Çölün bu karagözlü yiğidini birbirinden farklı birçok durumda görüyoruz; Hatice’nin mutlu ve samimi eşi, hira mağarasında neden ve nasıl sorularıyla hemdem bir derviş, bedir de ölümüne mücadele eden cesur bir savaşçı, Hudeybiye’de mahir ve zeki bir diplomat, şehit düşen dostlarının kabirleri başında gözyaşı döken gerçek bir dost ve sıradan bir insan, hasır üzerinde uyuyan sade ve tevazu sahibi bir gönül eri ve kabe’nin önünde yoldaşlarıyla adalet diye haykıran mücadele insanı… Genelde birbirini devre dışı bırakan tüm bu sıfatların kendisinde ahenkli ve dengeli bir halde bütünleştiği bu büyük insanı Gandi, Annie Basent, Thomas Carlyle, Lamartine, Edward Monte şu ifadelerle anlatacaklardı:
‘Milyonlarca insanın kalbi üzerine tartışmasız bir etkisi olan hayata sahip birisini görmek istedim. İslam’ın bir yeri fethi kılıç zoruyla olmayıp hayat tarzıyla olduğunu her zamankinden fazla anladım. Peygamberin tam manasıyla sadeliği ve ahde bağlılığı O’nun arkadaş ve takipçilerine kendisini adaması, tevazusu, yiğitliği Allah’a ve dinine olan mutlak bağlılığıydı.’(Gandi)
‘Bir hayranlık, sürekli bir saygı, Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum.”
Annie Besant, (Hindistan’ın Bağımsızlık Mücadelesi Liderlerinden) (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932
‘Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleriyle gizlenmiş değildi. Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi.
Nasıl bir insan olduğunu her yönü ile kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık, siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünya’da taç ve ihtişam sahibi hiçbir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bu insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. Yirmi üç yıllık dünya imtihanı, gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır.’
Thomas Carlyle (Meşhur İngiliz Düşünür)
‘Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Muhammed’le (sav) kıyaslamaya kim cesaret edebilir. O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Hâlbuki O (sav), orduları hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi.’
Alphonse Marie Louis de Lamartine (Fransız Tarihçisi)
‘Resul-i Ekrem’in şuur ve idrak timsali olduğu, dimağının iman ışıkları ve kâmil bir yakin ile pür nur olduğu muhakkaktır. Resul-i Ekrem, muasırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla teçhiz etmiştir.
Hz. Muhammed (sav) başarmak istediği ıslahatı, ilahi bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, ilahi bir vahiydir. Hz. Muhammed (sav)’in dini ise akıl kaidelerinin ilhamlarına tamamıyla muvafıktır.’ (Prof. Edward Monte)
Muhammed, o kibirden ve sahte onurdan tamamen arınmış bir halde ve hakikate sevdalı, adalete vurgun ve özgürlüğe maşuk bir yürekle çıktığı tevhid yolunun nihayetinde Arabistan’ın tartışmasız hakimi olduğunda özünde, Mekke civarındaki ovalarda sürüler güden fakir ve yetim bir çoban iken olduğu aynı insan olarak kalarak iktidarın kirletemediği bir insan nasıl olur dersini veriyordu; ki o önderi iken bu kutlu devrimin evi en mütevazi evlerden, aşı en sade aşlardan ve giyimi en gösterişsiz giyimlerdendi. O ki kendi sıradan mütevazi giysisini kendi eliyle dikerken aynı anda halkının dertleriyle hemdem semavi bir yürekti.
Onu anlatırken ve onu anarken üzerinde durulması gereken en önemli hususlar şüphesiz ki ahlakının bizatihi kuran ahlakı olduğu ve kendisinin insanüstü bir varlık değil de, bizatihi kendi deyimiyle insanlardan bir insan kullardan bir kul olduğu hususlarıdır. Kur’an-ı Kerim onun bu yönlerine şu ayetlerle dikkat çeker:
‘Sen bir deli değilsin. Rabbinin nimeti sayesinde! Ve senin için kesintisiz bir ödül vardır çünkü sen yüksek bir ahlaka, üstün bir yaşam tarzına sahipsin’ (Kalem Suresi 2-4)
‘De ki: ben de sizin gibi ölümlü bir insanım….’ (Kehf suresi-110)
‘Ey Muhammed de ki: ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vayhedildi öyleyse O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.’(Fussilet suresi – 6)
Bir yol var karşımızda bu yol ki nihayetinde Roma’nın senatolarından, Atina’nın akademilerinden ve İsa’nın kiliselerinden inşa edilme bir meşveret ve ilim yuvasına ve yuva da Baconun, Decartesin, Eflatunun, Sokratın kuru akıllarıyla İsa’nın sevgi ve şefkatiyle, Musa’nın yumruğuyla ve Spartaküs’ün özgürlüğe olan tutkusuyla bütünleşmiş bir öndere, yoldaşa çıkıyordu ki; bu önder de Muhammed (sav)’ ten başkası değildi. Ve ancak MUHAMMED’DİR ki hayatında tarih boyunca sürekli olarak ezile kalmış emekçinin ve insanca bir yaşamdan mahrum bırakılmış mazlum ve mahzun kadının elini öpen ve onları gerçek hüviyetlerine kavuşturan ve ancak o dur ki insanların insanca yaşadığı,kulların kullara kul olmadığı bir toplumun inşasında örnekliğiyle herkesi kendisine hayran bırakan devrim önderi…
Ve son olarak Muhammed’in önderliğinin klasik otoriter yada totaliter bir önderlik anlamına gelmediğini bilakis bu önderliğin bir ferdin ne şekilde özgür ve özgün bir şahsiyet ve bir toplumun da ne şekilde tertemiz ve adil bir toplum haline dönüşebileceğini kendi yaşantısıyla sergileyerek adalet, huzur ve özgürlük ve her iki cihanda da mutluluk arayan fertlere örneklik edişinden ötürü olmakla birlikte O, insan üstü bir varlık değil sadece yüksek bir ahlaka sahip örnekliğiyle önder semavi bir dost,eş ve yoldaştan başkası değildir. İşte şimdi sorulması gereken ve bir ferdin bütün benliğiyle cevaplaması da şart olan soru, tüm bu hasletlere rağmen O’ndan başka bir yoldaş, bir önder ve onun yaşantısından başka bir yaşam tarzı düşünülebilir mi?


























