Barındırılanlar, Yasaklılar ve Ezilmişler Pedagojisi

Eki 27, 2009 by

“Ne kadar kötü kokar,put!” diye bağırır Zerdüşt. Devletin putperestleri nasıl da hoşnutturlar, bu pis koku içinde! Devlet, Kilise gibi bir “kalpazanlar” dünyasıdır; “yozlaşmış kişilerin mizaçlarına uygun bir tepki’yi dile getirir ve Zerdüşt, bu “büyük çirkinlik , büyük başarısızlık, büyük felaket” önünde titrer. Baş dönmesi ve tiksinti basar onu: “Pencereleri kırın ve dışarı atlayın” diye yol gösterir yırtıcı bir çığlıkla: Çünkü eninde sonunda, “ancak orada, devletin bittiği yerde başlar insan”.

Nietzche

Tarihin sükseli sayfalarında, mizah değeri taşıyan ne kadar ürün ve bir fotoğraf sergisi için ne kadar görüntü varsa, hepsini çöpe atın. Ve çünkü çoğusu koca bir “hiç”liktir. Şatafatlı saray odaları ve yemek sofralarında bir kere daha olsun, kölelerin, tahta uzanamayışına birlikte şahid olun .Efsaneler ülkesinde miladı seçmek kimi zaman zordur. Ama “Lale Devri”ni tarih sayfalarından silemezsiniz, sadece görmezden gelir ya da farklı bir şekle sokmaya çalışırsınız. Ezilenlerin hali de tıpkı böyledir, onlar hor görülmüş bir nesil ise, layık görüldükleri muamele haklı ve ya yasaklı da olsa, olması gerekendir; taht sahibi için. Risk taşımamalı. Kim için? Bence bir tarih için(!) Felsefecilerin çoğu zamanlar iktidar ve devlet tanımlamalarına gitmeleri de bundan olsa gerekir. Felsefeciler ve inanmışlar her zaman için adil olmayan devlet düzenini tartışır ve hiç bir zaman ideal olanı bulamazlar. Çünkü devletler her zaman zalim olmuşlardır. Zalimlerin, zalimlik dürtüsünün ne olduğu üzerine düşünen düşünürler, kimi zaman adalet duygusunu ise görmezden gelmişlerdir.

Konuşmak adil olandır. Aydın kişinin söz söylemesi; eylemin adil olanıdır. Eylem ve geçerlilik ancak burada var olur. Hareket; bilincin özüdür. Din ve inanç duygusu da bundan gelir. Eğer inanıyorsanız bunu eylemlilik haline getimeniz gerekir. Bir düşünür konuşma eylemini; “Konuşman gerekecek zamana hazırlanıyorsun. Bazen yazmaktan utandığın gibi, belki o zaman da konuşmaktan utanırsın, belki de hâlâ kendini yorumlaman gerekli olacak, belki de eylemlerin ve çekimserliklerin iletişimine girmen için hiçbir şekilde yeterli olmayacak! Öyle bir kültür dönemine gelecek ki çok uygun kaçmayacak: Bu durumda artık okunmuş olmaktan utanç duymayacaksın: Buna karşın şimdi seni yazar olarak değerlendiren herkes seni kırıyor; ve yazıların nedeniyle seni öven kimse bir sezgi eksikliği gösteriyor, seninle kendi arasına bir çukur kazıyor; seni bu şekilde yücelttiğini zannederken ne kadar küçüldüğünü keşfedemiyor. Şimdiki insanların okudukları zamanki ruh durumlarını biliyorum: Ne yazık! Çalışmayı istemek ve böyle bir durumu yaratmak için sıkıntıya girmek.”(2) İskoçya’da; İngiliz sömürgesi altında kalan İskoçların “freedom”ı önemliydi, onlar özgürlükleri istedikleri için özgür kılındılar, soylular ve iktidarlar bir hiçlikti. Özgürleşme, ezilenlere armağan edilecek bir şey değildir, onların özgürleşme mücadelesine özne olarak katılımlarının ürünüdür. Ama özgürlük; bir onur ve bir halk; bir onuru devletçe hak etmezdi. Ezilmişliği İskoçya’da adalet ile bitirdiler. İnanmak ve yaşamak, eylemin ikinci halidir. İnanan toplumların özünde muhaliflerin bir filozof değeri taşımaları bundandır. Onlar devleti ve otoriteyi yıkamasalarda, devleti yıkacak gücü inançlarında ve sözlerinde yaşadılar.

Müslüman düşünürlerin, yeryüzüne dönük düşünceleri inanlar için çok daha önemlidir. Onlar tabiatın sorumluları gibidirler. Doğrudan birey ve toplum ilişkilerine inerler ve inmelidirler. İlahi hükümleri yani vahyi, evrenin hizmetine sunmak için tüm doğu ve batı dillerini ve ilimlerini bir sentez halinde yine bireye ve topluma sunmalıdırlar. Aliya İzzetbegoviç bu durumu şu şekilde bize gösterir ve bize üç farklı dünya görüşünden bahseder; “İdealist, Materyalist ve İslami Dünya Görüşü. İnsan için önce hayatımı nasıl sürdürebilirim sorusu, sonra da hayatımı neden sürdürmeliyim sorusu gelir. Bu sorular ütopya ve drama arasındaki çatışmanın da özünü oluştururlar. Ütopya bireyi, Drama ise ahlakı önemsemez. Aslında bu ikilem tüm insanlık tarihine ikilem vurmuştur. Fakat bu iki eğilim ancak İslam’da uzlaşma zeminini bulmuştur. İslam, bu iki kutup arasında insan fıtratında denge durumuna tekabül eden bir sentez, bir üçüncü yoldur.” (3) Ezilenleri kurtaracak yegane gücün ne olduğunu sorgulayanlar felsefeyi bir kullanım haline getirmişlerdir. Düşünürler ütopya ve dramanın kimleri temsil ettiğini sorgularken, felsefenin hakikatli bir kılıç olduğunu da göstermişlerdir. Nietzsche; “Felsefeyi tehlikeli hale getireceğiz, felsefi bilgiyi değiştireceğiz, yaşam için bir tehlike olan felsefeyi öğreteceğiz: Yaşama bundan daha iyi nasıl hizmet edebiliriz? Bir fikir insanlığa ne kadar pahalıya mal olursa, o kadar değerlidir. “Tanrı”, “Vatan”, “Özgürlük”; fikirleri için kendini kurban etmekten çekinmiyorsa, tüm tarih bu tür kurban etmeleri çevreleyen dumandan ibaretse, “Tanrı”, “Vatan”, “Özgürlük”; gibi bu popüler kavramlar karşısında “felsefe” kavramının üstünlüğü, felsefenin onlardan daha pahalıya mal olması, onlarınkinden daha büyük kıyımları gerektirmesi dışında nasıl kanıtlanabilir?” diyor. Yani Felsefe Akımları-Akımcıları genel itibariyle sisteme ve otoriteye, zulme ve her türlü zorbalığa karşı doğurulmuş olan düşünceler bütünüdür. Bunun için hangi dine mensup olursanız olun ve hangi inanışa sahip olursanız olun “azizlerin soyundan geldikleri” iddiasıyla felsefe yapanlar, tarih için bir yol göstericilik değeri taşırlar.

Kimi filozoflar çoğu zaman demokrasi, aristokrasi ve monarşi üzerine konuşur hiç bir zaman adil olanı bulamazlar ve belki de bu; kendilerinden kaynaklanan bir sorundur. Bunun eleştrisi ise, yani adil olanı bulamama durumunu tartışma kısmı ise bize ait olan kısmıdır. Devletin var olma zorunluluğunu altını çizerek dile getiren düşünürler; bir kimse devlet işleri için neme gerek dediği anda devleti yok olmuş bilmelidir diyerek devletin varoluşu ve idamesinin gerekliliklerinden bahseder. Toplumu oluşturan kişilerin bireysel yeteneklerini bir devlet için birleştirip, devlet yararına işler ortaya konulmasından yanadırlar. Bu görüşü ise; “yurttaşların ayrı ayrı yapabildikleri şeyi bir araya gelerek hepsinin yapamaması çok saçma olurdu” sözleriyle daha anlaşılır kılarlar. İktidarların merkeze çekilme mantığı da budur. Meşruiyet ilanı için yapabildiği her türlü baskı politikiları örneğin; anayasa ve yasalar buna bir araçtır. “Yasa ve yasaların insanüstü olması gerektiğini ortaya koyan düşünürler; bir mimar, nasıl bir yapıya başlamadan, oranın zeminini incelemeye koyuluyorsa, bir yasacı da yasalar yapacağı toplumu o denli iyi tanımalıdır” diyerek yasaları adeta bir toplum etüd edercesine önemli tutarlar. Çünkü özgürlük ve eşitlik kavramını olmazsa olmaz gören çoğu filozof için yasalardaki özgürlük ve eşitlik hususlarının toplum fertleri açısından bir handikap olmaması gerekliliğinde uzlaşırlar. Toplumun ortak çıkarlara göre yönetilmesi gerektiğini savunan J.J Rousseau, devletin de bu eşitliği sağlayacak yürütme kabiliyetine sahip olması gerektiğini öne sürer. “Durumu gereği, ticaretle savaştan birini seçmek zorunda kalan her ulus güçsüz bir ulustur aslında; çünkü o uluslar komşularının keyfine ve olaylara bağlıdır” cümlesini sarf eden Rousseau, ulusların kendi kaderlerini ancak ve ancak kendilerinin sağlaması gerektiğini de vurgulamıştır. Felsefe üretenlerin geneli ya toplum sözleşmesi yaratır ve yazar ya da asla kabul etmeden devleti ve otoriteyi ve iktidarı red eder ve fıtratının buyurduğu üzere adil bir düzen için eyleme geçer, aydın kişinin “söz söyleme” eylemi ise, işte tam burada hayat bulur. Nietzsche’nin modern devleti küçümseyen biri olduğunu söylemek, aynı zamanda hem sıradandır hem de değildir. Bu aslında sıradan bir şeydir, çünkü yönetilenlerin budalaca tutumlarını, yönetenlerin ikiyüzlülüğünü, iktidarın gülünçlüğünü ve devletin insan sürüsüne verdiği zararları ortaya koyan çok sayıda metin kolayca toplanabilir. Fakat; bu aynı zamanda, hem de iki nedenle, o kadar da sıradan değildir: Çünkü bir yandan, bu Alman filozof, politik idealizmin, devletin yüceltilmesinde Hegel’in doruk noktasına vardırdığı Alman felsefe geleneğiyle bozuşmaktaydı. Bir yandan da güç isteminin savunucusu olarak, “Yüce Siyaset”in en iyi uygulamasını tam da devlet iktidarı içinde görebilseydi, bu akla daha yakın gözükecekti. Devlet diyalektiği -yasama, yürütme, yargılama (diğerleri “üç güç” derler)- tamemen, teorinin buz kesmiş açıklığına sahip Sokratesçi akıl yürütmeye veya günahın altında ezilen Hristiyan inancına benzer. O, yaşamın tersine evrimidir. Dar kafalı aydınların iddialarının sezdirdiği gibi, çöküş ve can çekişmeyi ifade eder. Öyleyse, devlet yalandır, çünkü o bir ölüm istemine evrilmiş güç istemidir. Yeni put, hiçliğine doğru bir kan kaybıdır. Devlet, Heidegoger’in dediği gibi, “Batı’nın tarihsel anlamını haykıran cenaze marşını okumaya başlar”: Tarihsel bir olgu değildir bu; bir yazgı’dır. O gün bu gündür devlet ve kusursuz bir rejimin varlığına inanan ve dogmatizmi içinde, insanı devletin uşağı olmaya götüren siyaset felsefesi de-nihilist ahmaklıktan başka bir şeyi dile getirmez: Devletin değerler tablosu; değer ve anlam yokluğudur.

Ölümcül olacak kadar kaygı veren şeyse, gereğinden fazla insanın dünyaya gelmesidir, devletin “Fazlalar” için icat edilmiş olmasıdır. Kurumsal düzenlenmesi ve yönetim sistemiyle, devlet bu serseme dönmüş insanları kendine çeker; onları kategoriler ve biçimler içinde sarar sarmalar, “ezer ve tekrar ezer”; insanı iktidarsızlaştıran bu iksirle onları sarhoş eder. Bugün dendiği gibi, bu “hali hazır duruma getirme” ve “bir yönetim altında birleştirme”nin etkisiyle, yalnız “kulağı uzun ve sığ olanlar” değil, aynı zamanda akıldan yana daha zengin olanlar da diz çöker. Devlet bunların hepsini kulluğa indirger. Zaten devlet; öğretimi, bu yüzden tekeli altına almaz mı? Hegel gerçeğin devlet üniversitesinden geçtiğini düşünmüyor muydu? Bu genelleştirilmiş bağımlılık demokratik bunalımın belirtisidir: İnsanın özgürleşmesini anlamaktan çok, onun yabancılaşmasını anlatır. “Fazlalar” ın bu yavaş intiharı için kullanılan silah ise korkunçtur: Bu demagoji’den başka bir şey değildir -fakat onun değiştirmek için devlet “uygarlık” ve hatta ilerleme adlarını kullanır. Ne gülünç! İnsanın öldüğünü görebilmek için gazeteleri açmak yeter. Bunlar, sayfalarında, safralarını kusan hastalardır; paranın çekici tuzağından ayırt edemedikleri güç arzularından, ilerleme tutkularından söz ederler yalnızca. Dizginleri olmayan rekabet içinde sarsılıp dururlar; militarizmi överek kasılırlar. Budalalıkları ancak büyük tutkularıyla karşılaştırabilirler: Hepsi tahta yaklaşmak ister; “delilikleridir bu onların!”; çoğu zaman balçık içinde olan tahtken, mutluluk sanki tahtın üstündeymiş gibi! Ayrıca, “burjuva” ve “liberal” diye nitelendirilen bir demokrasi örtüsü altında, Fransız Devrimi’nin ileri sürmüş olduğu, çoğunluğun önceliği ilkesi de bir aldatmacadır. Bir yandan, “ortak yarar” koruyucusu olarak, devletin ortalama insanın yararından başka bir hedefi yoktur. Diğer yandansa pleb lehine tercihini ve güçsüzlüğünü böylece itiraf ederek, sırtını “ayaktakımına” ve “dalkavuklar” a dayar. Bütün siyasi partiler “fuhuş”u hatırlatır…Öyleyse, tüm bu işaretler birikiminin, aşağı ırkın, Jude”nin zaferi’ni belirttiğini hiç kimse bir gün görmeyecek mi? diye haykırır; bir düşünür. Her yerde dile getirilen, halkın hınç, kin ve intikam içgüdüleridir. Devlet, din ahlakı gibi, yüce ve soylu olan her şeyi karalar. Eşitlikçi dogmalar her şeyi aynı düzeye getirmeye salık verir; fakat aynı düzeye getirmek indirgemektir; tekbiçimlilik bayağılaştırmaktır. Çöküş, ölümü muştulayan işarettir. Devlet “ölüler evi”ne döner.(4)

Modern yapılanmanın ana kurumu devlet, modern düşüncenin temel kavramı da yine devlettir. Devlet düşüncesi, bu dünyevi yapılanmanın özdeşleştiği ulus kavramıyla anlam kazanmıştır. Öyleyse önce “yeni put” sonra da genel olarak Batı tipi modern yapılanma biçimi olarak devletli toplum ya da ulus ve her türlü ulusçuluk düşüncesi eleştirilmelidir. Ulus ya da ulusçuluk fikri, ancak bir sözleşme kurgusunda ilkesel olarak eşitlenmiş bireyler topluluğu kavramı üstünde oturacaktır. Modern siyaset, meşruiyetini, egemenlik diye adlandırılan modern yasa/uygulama ilişkisi sayesinde, ulusun eşitlenmiş bireylerinde hayat bulacaktır. Modern eşitlenme düşüncesine denk düşen modern demokrasiyle ekonomik ve siyasi liberalizm de bu doğrultuda eleştirilmelidir. Bunlar modern devletin “jandarma” koruyuculuğu altında, ahmaklaştırılmış ulus üyesinin vasatlık ve güvenlik içinde seçtiği tekdüze hayatın genel çerçevesini oluşturacaklardır. Kaldı ki liberalizme karşı seçenek olarak sunulan sosyalizm’i de aynı kefeye koymak durumundayız. Skolastik meşruiyet ilişkisi yerine geçen modern meşruiyet ilişkisi, dünyevi bir zihniyete denk düşecektir. Ulusal sınırlarla çevrelenmiş tek hukuk düzeni olarak bağımsızlaşan birim düşüncesi, aşkın gönderme odaklarının yerini alacaktır. Bu düzlemin modern kuvvetler ayrılığı ilkesini de her türlü meşruiyetini red etmeliyiz. Devletin ulusal hukukun sınırlarını belirlediği, uluslararası alana da bir hukuki kişi olarak çıktığı bu modern ortamda yeniden tanımlanan yasa, hak ve adalet kavramları sadece bir alay konuları olacaktır.Barındırılanlar, Yasaklılar ve Ezilmişler tarihin seyrinde ilerlemeye devam etmemeli. Barındırma duygusu nereden geliyordu? Bilinen bir şey var ki bu duygunun temelinde yatan ve temelini dolduran şeyin özünde gizli olduğudur. Barındırılanlara genel itibariyle yasaklar koyulması da bu yüzdendir. Ütopya’nın ve dramanın arasındaki muazzam uçurumda olduğu gibi. Yani barındırma ve merhamet duygusunu bir diğerine(bireye) gösterdiğinizde sistem adeletli davrananı karşısına almak zorunda kalıyor. Çünkü barındırma duygusu islamın özünde gizli, islamın özünde gizli olan şey ise sistem ve araçları için bir tehlike halidir. Yasakların ve yasakçılığın mantığı da budur. Yasalarla yasaklı hale gelen birey ve toplum, kendi ismi önüne ezilmiş(lik) hali katıyor. Özünde gizli olan şey; onu bir anda ezilmişliğe itiyor. Devlet ve iktidar eleştirileri çoğu zaman bir işe yaramıyor, toplum ve bireyin söyledikleri ile yapmak istedikleri, ezilenleri kendi kabuğuna sıkışmışlığa mahkum ediyor, yani devletin, ezilenleri mahkum etme isteği ya da başkalarının ezilenleri kurtarma hamlesini önleme zorunluluğu sistemin kendi kendini yüceltmesi değil midir?

Kaynaklar:

Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Doğu-Batı Arasında İslam

Nietzche, Cogito Dergisi

J.J Rousseau,Toplum Sözleşmesi

Yazan : Ömer Faruk Karagüzel
İstanbul Kültür Üniversitesi/Hukuk Fakültesi

Related Posts

Share This

3 Comments

  1. Hakan Mert

    Gerçekte filozofların Tanrı hakkında kabul ettikleri böyle bir entelektüel türeme Putperest Araplar ya da Kitap Ehli’nin ısrarla iddia ettikleri bir tür fiziksel türemeden (tawallud hissi) daha akıldışı ve imkansızdır.

    “Bu filozofların iddia ettikleri türeme, bazı putperest arapların ve Hıristiyan ve Yahudilerin geneli tarafından iddia edilen türemeye nispetle anlaşılabilir (bilinen) türemeden daha uzaktadır. Çünkü bu akli türeme başkalarının fiziksel türemesinden daha imkansızdır. Fiziksel türeme aynı kendi başına var olan cevherlerle ilişkili olarak anlaşılabilir. Fakat cevherlerin akli türemesi kesinlikle anlaşılamaz. Hıristiyan ve Yahudiler, iki prensipten türemeyi kabul ederler ki bu makuldür. Fakat bu filozoflar tek bir ilkeden türemeyi kabul ederler. Başkaları ise parçanın ayrılması yoluyla türemeyi kabul ederler ki bu anlaşılırdır. Fakat onlar bunsuz bir türemeyi ve tasavvur edilmesi mümkün olmayan bir şeyi savundular. Böylece açığa kavuşmuştur ki ehl-i kitabın görüşü -yanlışlığına ve Tanrı’nın açıkça yanlışlığını göstermesine ve reddetmesine rağmen- makul karşılanmaya daha müsaittir. Fakat filozofların görüşü ise daha büyük bir yanlışlığı barındırmaktadır.”

  2. eymen oruç

    Ölümcül olacak kadar kaygı veren şeyse, gereğinden fazla insanın dünyaya gelmesidir, devletin “Fazlalar” için icat edilmiş olmasıdır. Kurumsal düzenlenmesi ve yönetim sistemiyle, devlet bu serseme dönmüş insanları kendine çeker; onları kategoriler ve biçimler içinde sarar sarmalar, “ezer ve tekrar ezer”; insanı iktidarsızlaştıran bu iksirle onları sarhoş eder. Bugün dendiği gibi, bu “hali hazır duruma getirme” ve “bir yönetim altında birleştirme”nin etkisiyle, yalnız “kulağı uzun ve sığ olanlar” değil, aynı zamanda akıldan yana daha zengin olanlar da diz çöker. Devlet bunların hepsini kulluğa indirger. Zaten devlet; öğretimi, bu yüzden tekeli altına almaz mı? Hegel gerçeğin devlet üniversitesinden geçtiğini düşünmüyor muydu? Bu genelleştirilmiş bağımlılık demokratik bunalımın belirtisidir: İnsanın özgürleşmesini anlamaktan çok, onun yabancılaşmasını anlatır. “Fazlalar” ın bu yavaş intiharı için kullanılan silah ise korkunçtur: Bu demagoji’den başka bir şey değildir -fakat onun değiştirmek için devlet “uygarlık” ve hatta ilerleme adlarını kullanır. Ne gülünç! İnsanın öldüğünü görebilmek için gazeteleri açmak yeter. Bunlar, sayfalarında, safralarını kusan hastalardır; paranın çekici tuzağından ayırt edemedikleri güç arzularından, ilerleme tutkularından söz ederler yalnızca.

  3. cebrail

    Değerli kardeşim, ağabeyim, dostum ellerine sağlık, nette dolaşırken görme fırsatım oldu, dergide takip ediyorum seni elbette ama bu tür sitelere verdiğin emekleri görmek bir dost olarak mutlu ediyor. Emeğine sağlık tekrar, mesele mühim…

Leave a Comment