Özgür Açılım

   

Çakır Baba ve Kır At…

09 Mart 2010 16:46 kevser cakir 1 yorum var. yazdır yazdır Görüntülenme: 269


Kevser Çakır

Çocukluk anılarıma dair bir yazı yazmaya koyulmanın bu denli zor olacağını pek düşünmemiştim. Doğrusu insanın yaşadığı onca hatıra içinden bir bölümünü seçmesi oldukça zormuş. Hatıralarım “beni seç!” diye seslenirken, hepsinin cazip ama bir o kadar da sıradan olduğunu fark etmem pek fazla vaktimi almadı doğrusu. En nihayetinde kulak verdim hatıralarımın bir bölümünün çağrısına… Ne var ki anlatacaklarımın da çok olağandışı ve orijinal olacağını iddia edemiyorum.

Güzel olmasına karşın durağan bir çocukluk geçirmiş biri olarak çok fazla sıra dışı olayla karşılaşmadım küçükken. Ama yaz tatilleri benim çocukluğum için her daim hatırlanası olmuştu. Canik Dağları’nın tepesine yerleşmiş ve bir Karadeniz köyü olan eski ismi Vazanatta’da, yeni ismi Taşoluk’ta geçerdi yazlarım. Doğaya dokunmanın en güzel adıydı Canik… Evimiz “Düzağız”daydı. Akrabalarımızın çoğu ise “Bakacak”ta oturuyordu.

Bu mevkiler yüksek tepelerin sırtlarıydı. Bulunduğumuz yerden biz denizi görürdük ama deniz bizi göremezdi. Çünkü biz kartal yuvası yüksekliğinde dağların üzerindeydik. Deniz ise çoğu kez sisin ve dumanın gerisinde, uzun ve mavi bir ova olarak uzanırdı kilometrelerce ötede… Orada toprakla haşır neşir olmanın tadına varır, çocukluğun getirdiği enerjimizi atların ve ineklerin peşinde harcardık. Köyümüz adım başı pınarlarla, çeşmelerle, su gözleriyle çevrili bir köydü. Aklımda kalan köyün mevki isimleri Taflan Pınarı, İn Pınarı, Koca Pınar… Ve ulu ağaçlar kuşatmıştı köyün dört bir yanını… Bu ağaçlara ilişkin ilk hikayeyi babamdan duymuştum…

Bir gün babam, annem ve babaannem ile birlikte köy mezarlığına gitmiştik. Dönüşte ulu bir ağacın etrafına çaputlar, bezler ve ipler bağlandığını görmüştüm. Bir anlam veremeyerek babama bunları neden astıklarını sorduğumda, babam tebessümle “onun kendi şahsına ait özel bir türbe olduğunu söyledi”. Ben tam olarak ne olduğunu anlamamıştım sonra “köy ahalisi burada Uzun Hasan Evliyası diye anılan muhterem bir zatın yattığına inanıyor” dedi. “Kim olduğunu biliyor musun” diye de sordu. Ben bilmediğimi ifade edince, buradaki halkın da bunu bilmediğini ekleyerek anlatmaya koyuldu; “Uzun Hasan denilen şahıs aslında Akkoyunlular Hükümdarı olan Uzun Hasan’dır. Mezarının bu bölgede olduğu sanılıyor. İnsanlar hükümdar olan bu zatı evliya zannedip onun için burayı kutsal görüyorlar. Çaput bağlamak da eski Şaman Kültürü’nden İslam Kültürü’ne transfer edilmiş olan bir düşüncedir” dedi. Bunun üzerine babama kızan babaannem evliyanın ne büyük keramet sahibi olduğunu ispatlamak istercesine anlatmaya başladı. Babaannemden öğrendiğime göre, babam çocukken kekemeymiş. Buna çok üzülen babaannem bir gün babamı Uzun Hasan Evliyası’na götürmüş burada dua edip, henüz çocuk olan babamı uyutmuş. Dediğine göre babamın kekemeliği uyandığında geçmiş. Babam ise bu tür hurafelere pirim vermediği için “ annem duayı fazla kaçırmış kekemelik gitmiş, gevezelik gelmiş” diyordu. Babaannem de telaşla “tövbe de oğlum çarpılırsın” diyerek kızıyordu. Sonraları öğrendim ki dağlarda saygın kişiler adına ulu ağaçların takdis ve takdim edilmesi yaygın ve sıradan bir olaymış. Anladım ki şehirlerdeki türbelerin iz düşümü dağlardaki görkemli ağaçlardı…

Babaannem, annem bahçeye gittiği zamanlarda tam bir reis kesilirdi. Biz onu çok severdik. Köyde usul olduğu üzere, oranın ağzını taklit ederek “ana” derdik babaanneme. Babaannem, Çakır Baba diye çağırdığımız büyük dededen izinsiz ve gizlice darı (mısır) bahçesine girip süt darı toplardı. Akşam kaynar suda pişirilen darıları ben, kardeşlerim ve kuzenlerim sadece koçanları kalıncaya kadar iştahla yerdik. Çakır Baba da dedemin babası idi. İki katlı olan köy evimizin üst katında dedemin kardeşi ile birlikte kalırdı. Biraz huysuz da olsa tatlı biri olan Çakır Baba, evin sağ tarafında bulunan serentinin (ambar) hemen önünde duran ağaç kütüklerinden yapılmış bir iskemlede saatlerce oturur ve oyunlarımıza karışırdı. Herkesten evvel kalkar, önce atı tımar eder, ahırdaki dana yaprağı yemiş mi bakar sonra tavukları boşlar ve onları yemlerdi. Zayıf ince yüzü, bembeyaz sakallarının arasında masmavi/ çakır gözleri vardı. Neredeyse bütün Karadenizliler gibi çok küfürbaz olduğunu ama hacı olduktan sonra bırakmaya çalıştığını söylerlerdi. İlerlemiş yaşına rağmen sportif olduğuna inandığım Çakır Baba, bazan bizi kovalarken bu düşüncemin doğruluğuna işaret etmiş oluyordu.

Yine bir gün evin hemen önündeki dut ağacına sallanmak için kolan (örgü ip) asmıştık. Tabii ev ahalisinin çoğu fındık bahçesindeydi. Fındık sezonu başladığı için evde sadece babaannem ve yengem vardı. Onlar da fındık işçilerine- köyde kullanılan ifadesi bana tuhaf gelmiş olmasına rağmen “amale”- götürülmek üzere yemek hazırlıyorlardı. Çakır Baba da her zamanki gibi serentinin orada oturuyordu. Sonrasında bizim ne ile sallandığımız fark etmiş olacak, gelip bizim salıncak ipi olarak kullandığımız kolanı ağaçtan kurtarıp almıştı. Kolan köyde herkes için önemliydi. Hey (sırt sepeti) taşırken kullanılır, bahçelerde biriktirilen odunlar kolan sayesinde taşınır, kimi zaman ata yular yapılır, bazan hayvanlar için toplanan otları sarmak için işe yarardı. Ve görünen oydu ki, Çakır Baba’mın en son kullanılmasını düşündüğü yer salıncak kurmak için olanıydı. Biz çocuklar üzgün bir şekilde somurturken, o yepyeni kolanı alıp at için darı yaprağı toplamaya gitmişti.

Ve ayrıca Çakır Baba askerde seyislik yapmış biriydi. Seyis olduğu için olsa gerek, atlara çok fazla değer verirdi. Hatta babam küçükken bizim gibi yaz tatillerini geçirmek üzere köye gelir ve atın çobanlığını yaparmış. Çakır Baba babamın her dönüşünde atı soruyormuş. Bir gün yine sormuş; “at gelebiliyor mu?” babam da kendisini hiç sormayan dedesine, dayanamayıp şöyle demiş; “dede at geliyor da ben gelemiyorum.”

Çocukluğumda köyde hemen hemen herkesin atı vardı. Dağlık arazideki bahçelere uzanan yollar henüz yapılmamıştı. Keskin yamaçlarda bulunan fındık bahçelerine araba ile ulaşım mümkün olmadığı için de her evin en az bir atı olurdu. Atlarla ilgili pek çok hikaye duyuyordum bu yüzden… Bizim de kır atımız vardı… Don Kişot’un atı Rosinenta’yı çağrıştıran ama asla bir sütçü beygiri olmayan, benim zihnimde daha ziyade Köroğlu’nun kır atına yakın bir yer tutan, sevimli ve uysal bir hayvandı. Babamın neredeyse çocukluğundan itibaren oradaydı. Ve o sıralar yirmi yedi yaşında olduğunu söylüyorlardı. Yani oldukça yaşlıydı… Dokuz yaşındaydım. İstanbul’a döndük, Temmuz ayının son demleriydi. Çakır Baba vefat etmişti, ondan birkaç gün sonra da kır atın öldüğü haberini almıştım.

Oysa ben Heidi’nin dedesini sevdiği gibi severdim Çakır Baba’yı ve Heidi’nin dağlarda hoplaya zıplaya giden keçisini sevmesi gibi severdim, bizim yorgun kır atı… Heidi’nin hayatını yaşadığımı hissederdim köye her gidişimde. Köy benim için hem benim çocukluğum, hem babamın çocukluğu, hem de Çakır Baba’mın yaşamıydı. Bu haliyle bütün bir geçmişi kartpostal edasıyla temaşa ettiriyordu zihnimde. Köy yaşamı benim için neredeyse tüm aile fertlerinin tarihçesine tanık olmaktı; değişmeyen coğrafyasıyla, iklimiyle hatta kültürüyle. Bunun için severdim/severim köyü, dağları; birkaç yılda birkaç kere değişen şehre inat…

Benzer Yazılar

DeliciousDesign BumpFacebookDiggDesign FloatMixxRSS FeedStumbleUponTechnoratiTwitterGoogleLinkedIn
1 Yorum bulunuyor
  1. sefa421 diyor ki:

    Ağzına sağlık Kevser kardeşim. Yazında, bahsettiğin köydeki yaşantıyı gerçekten çok güzel resmetmişsin. Ancak müsaadenle yazıda 4. paragrafın sonunda geçen “Sonraları öğrendim ki dağlarda saygın kişiler adına ulu ağaçların takdis ve takdim edilmesi yaygın ve sıradan bir olaymış. Anladım ki şehirlerdeki türbelerin iz düşümü dağlardaki görkemli ağaçlardı…” kısmında neyi ifade etmek istediğini tam olarak anlayamadım. Kısaca ve daha açık bir şekilde tekrar paylaşabilirsen sevinirim. Selamlar.

Yorum Ekle

BİZİ TAKİP EDİN

Hakkımızda

Özgür Açılım Platformu İstanbul Bilgi Üniversitesinde, doğru bilgi: özgür açılım sloganı ile hassasiyet ve ilgi alanı birbiriyle kesişen bir grup genç tarafından kurulmuş bir kulüp. Kamuoyunun temas etmediği alanlara değinen Özgür Açılım Platformu düzene uygun olmayan kafaların ötekileştirilmesine; etnik, dini, coğrafi ve kültürel farklılıkların öcüleştirilmesine karşı kurulmuş, bilgiye, adalete ve özgürlüğe doğru açılımlarda bulunma iddiasında.

Twitter

    Fotoğraflar

    EA4EA5EA6EA1EA1EA1semih kaplanoğlu----semih kaplanoğlu--semih kaplanoğlu-semih kaplanoğlu54