
Fotoğraf: Gülsüm Kavuncu
Entelektüel kavramı kimilerinin zihninde olumlu, ulaşılması zor ama imrenilen ve arzu edilen bir toplumsal statüyü canlandırır. Bazılarımız ise bu kavrama karşı biraz kuşkucu ve olumsuz bir tavır takınırız. Bu yaklaşım biçimleri, kişilerin içinde bulundukları konumla ilgili olmakla birlikte, bu kavramın içini dolduran şahsiyetlerin kimlikleriyle de yakından alakalıdır. Genelde bu kavramı tanımlayanlar, yaşadıkları coğrafyalardaki örneklere sadık kalıp, ardından da “olması gerekeni” ortaya koyarlar. Tanımlamaları yakından incelediğimizde belli felsefi ve bilimsel konularda uzman, kendi konuları dışındaki meselelerle de yakından ilgilenen birey ve bu bireylerin oluşturduğu toplumsal bir katman tablosuyla karşılaşırız. Bu katmandaki bireylerarası farklılıklar, bu bireylerin seviyelerinde ya da ideolojik tercihlerinde değil, daha çok olaylar karşısındaki tavır alışlarında ortaya çıkmaktadır.
Toplumun yöneten ya da yönetilen katmanlarından farklı perspektiflere sahip olabilen ve bu perspektifi aldatanlar ya da aldatılanlar safında kullanmakta bireysel bir serbesti alanına sahip şahsiyetler olarak tanıtılan bu bireyler, en kaba tabirle, bu konumlarını doğruları söyleme adına kendilerini feda etme ya da kişisel çıkar sağlama adına kullanabilirlikleriyle tanımlanmaktadırlar 1. Ama meselenin bu kadar basit olmadığı aşikârdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi konu, kişilerin ya da grupların ilkeleri, konumları ve pratikleriyle yakından alâkalıdır. Meseleyi karmaşıklaştıran da içinden çıkılması zor gibi görünen bu boyuttur. Bu sınıflamaya girenlere farklı coğrafya ve duyarlılık hanelerinde rastlamakla birlikte, tek bir coğrafya, kültür, ya da toplum yapısı içerisinde de görebilmek mümkündür.
Devamını Oku »
Britanyalı düşünür Ziyauddin Serdar Aydınlanma ve İslam ilişkisini konu alan önemli bir yazı kaleme aldı. Gilad Atzmon’un önsözüyle işte o yazı…
Son zamanlarda, Türk sineması hakkında yapılan birçok haksız eleştiri var. Bu eleştirilerin dozunun artmasının ve eleştirenlerin her geçen gün kendilerini daha fazla haklı görmeye başlamalarının beraberinde iyi sonuçlar getireceğini düşünmüyorum. Yapılan eleştirilerin içeriklerine baktığımızda taklitçilik vurgusunun ön planda olduğunu görürüz. Sinemamızın en önemli yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan’ın Reha Erdem’in Zeki Demirkubuzun, Semih Kaplanoğlu’nun çok fazla Rus ve Fransız sinemasından etkilendiğini söylemek, hatta onların bizati taklitçi olduğunu söylemek haksız eleştiri noktasında sınır tanımamaktır. Bu durum daha emeklemekten yürümeye yeni geçen bir çocuğa sen niye hiç bir yere tutunmadan koşamıyorsun demeye benzer. Çocuk ilk önce etrafında kendisini destekleyecek bir şeylere ihtiyaç duyar. Koşabilecek kadar geliştiğinde isteseniz bile zaten tutamazsınız. Sokaklara, caddelere çıkar ve yeni hayatlar keşfetmeye atılır.
Mutfakta yoğun bir hazırlık var. Yemek kokuları her yeri sarmış durumda. Sevdiğimiz kokular arasında sevmediklerimiz de hissediliyor ama biz sevdiklerimizi hissetmekten yanayız. Çok büyük bir masa kuruluyor, tertemiz masa örtüleri beyazlığıyla gözleri alıyor. Anlaşılan o ki, misafir bekleniyor… Uzun zamandır bu örtüler ortalıkta gözükmüyordu. Başına gelen son kazadan sonra yıkanması, temizlenmesi, lekelerinden arındırılması bayağı vakit almış olacak. Bu misafir telaşı herkesi meraklandırıyor, ümitlendiriyor, zaman zaman ürpertiyor, şaşırtıyor… En güzel yemek takımları sofrada. Hazırlıklar birçok el yardımıyla yapılıyor. Mutfağa biri giriyor, biri çıkıyor. Mutfak-yemek odası arası trafik yoğunluğu yaşanıyor. Herkes iyi kötü elinden geldiğince masaya bir şeyler taşıyor.
Yazan: Hatice Kübra Arslan












