Özgür Açılım

   

10 DAKİKALIK VİCDAN MOLASI

18 Ağustos 2010 22:09

Yazan:Ammar Kılıç 

/Ümmetin horlanan çocuklarına birkaç kelime borcum var

89:17 -Hayır hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.

93:6 - O seni yetim bulup da barındırmadı mı? 

93:9 - Öyleyse sakın yetimi ezme. 

Peygamberin (s.) yetim “bırakılmasında” kalplerimize ve dimağlarımıza seslenen yüce bir hikmet olmalıydı.

Biraz düşünsek, peygamberin ufacıkken yalnız kalışının Allah’ın yetimlere karşı emrettiği şefkat ve merhamete işaret ettiğini anlayabilecektik. Modern Müslümanın kulağına dahi artık romantik bir esinti gibi sürtünüp geçen yetim ayetlerini o zaman daha bir dikkat ve rikkatle tefekkür edebilecektik. “Kendi”mizden başka nerdeyse her şeyi ötekileştirdiğimiz şu dünyada, en azından, sahip çıkmamız üzere bırakılmış “kutsal emanetler”i bu kadar ötelemeyecektik.

Evet, Peygamberin yetim bırakılmasında bir hikmet olmalıydı. Allah’ın, kitabında yetim çocuklar konusunda ısrarcı olmasını daha iyi düşünmeliydik. “Yetimi sev, başını okşa, merhamet göster, ona karşı şefkatli ol” diyen bir nebînin, annesiz ve babasız kalmanın burukluğunu başta kendisinin yaşamış olması bizleri uyanık ve hassas kılmalıydı.

Bu yazıyı, dünyanın en özgür ruhlu varlıkları olan çocukların esirgeme kurumlarına hapsedildiği bir çağda kaleme almanın ağırlığı an be an çöküyor omuzlarıma. Şair “Ben öyle bilirim ki yaşamak/Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır” diyordu hâlbuki. Yaşamın zekatını vermekten ne de uzağız biz modern çağın Müslümanları. Koca koca binaların, yükseltilmiş duvarların, taş kalpli kurum levhalarının arkasında yaşamaya(!) mahkum ettik onları ki, görmeyelim, görmeyince unuturuz belki diye.

Ama Müslüman unutabilir mi? Kur’an, müstekbirlerin yetimi hor görüp ezdikleri bir dönemde onlara fıtratlarını hatırlatmak için gönderilmemiş miydi? “Kurumsallaştırdıkları” zulüm mekanizmasını alaşağı etmemiş miydi? Bizler, ondört asır sonranın Müslümanları vahye nasıl muhatap kılacağız kendimizi? Yetime elimizi nasıl uzatacağız?

***

Bir kez Esirgeme Kurumu’na gidin ve görün, parçalanan vicdanınızı nasıl toparlayabilirsiniz merak ediyorum.

Geçtiğimiz günlerden birinde oradaydık. 4 yaş grubu çocukları ziyaret edeceğiz. Çocukları sevindirecek bisküvi, şeker gibi öteberi aldık gitmeden önce. Hepimizde tarif edilmesi zor bir heyecan vardı. İlginç bir duygu. Nasıl davranmamız gerektiği konusunu tartışıyoruz; kimimiz deneyimli olduğu için onu önden gönderelim, bize rehberlik etsin, göstersin gibilerinden. Öylesine yabancıyız aslında.

Bahçelievler Çocuk Esirgeme Kurumu’nun alanı oldukça genişti. Yeşil ve temiz bir yer. Görevli bizi küçük çocukların bulunduğu yere götürürken uzun uzun yürüyoruz, biraz ücrasında kalıyor kampüsün gideceğimiz yer. Bayan direktif veriyor: “Fotoğraf çekmek yok, çocukları kucağınıza almayacaksınız, şeker sakız asla!” Bu uyarıların halihazırdaki şartları muhafaza etmek üzere yapıldığını bildiğimizden hak veriyoruz. Özellikle çocukları kucağa alma konusunda hassas olunmalıydı, hele devamı gelmeyecek bir ziyaretse sözkonusu olan, çocukları heveslendirecek, ümitlendirecek sevgi gösterilerinden kaçınılmalıydı. Elimizdeki poşetleri de girişte teslim ettik zaten, “prosedürler çerçevesinde” paylaştırılması üzere.

Anaokulunu andıran bir yapıydı. Ufak, tek katlı, kutu gibi bir bina. Bizden önce gelen ziyaretçiler vardı, grupları parça parça alıyorlar ve şaşkınlığımıza ve dahi hayal kırıklığımıza sebep olan şeyi de burada yaşıyoruz: Ziyaretler on dakika sürüyormuş.

İçeri girdik. Oradaki manzarayı anlatmak kolay görünse de öyle değil. Alçak masalara oturmuş 15 kadar çocuk ellerinde renkli kalemler, önlerindeki kâğıtların üzerini çiziyor. Belli ki resim yapmaları için verilmişti kâğıtlar ama üzerlerinde savruk karalamalardan öte bir şey de göremiyordunuz. Her birimiz çocuklardan birinin yanına çömelerek onlarla konuşmaya başladık. Ne kadar temiz, güzel çocuklar! Ya “anne” diyorlar ya da “abi” ama açıkçası ağızlarından başka da cümle çıkmıyor. Ben iki çocuğun arasına geçmiş ve ikisiyle birden ilgilenmeye başlamıştım. O sıra tam karşımda duran çocuğu gördüm, bir tek o yalnız kalmış, yüzünü ekşiterek yere bakıyor. Yanına gidiyorum, kağıdına resim çizmeye çalışarak dikkatini çekmeye çalışsam da olmuyor. Zaten ağzından tek bir cümle duyamıyorum. Sonunda uykusu gelmiş olacak, kafası düşüyor ve görevli onu alıp götürüyor.

Söylediğim gibi, çocuklar konuşmuyor. Aslına bakarsanız konuşamıyorlar! “Araba”, “ağaç” gibi kelimeleri tekrar edip duruyorlar. Terke maruz kalmanın travmasını yaşıyorlar, eminim. Kendilerini ifade edecek bir imkândan yoksun kalıyorlar. Anne sevgisinden, aile sıcaklığından uzak bir çocuk kimle konuşacak? Bir çocuğun ilk dostu annesi değil mi?

Çocukların her şeyin farkında olduğunu düşünüyorum yine de. Yani oraya gitmemiz, yalnızca on dakika sanki bir “hayvanat bahçesini gezer gibi” girip çıkmamız, zorlama gülüşlerimiz, halden hale girmemiz; bunların tümünün farkındalar. On dakika önce ayrılan diğer ziyaretçiler gibi bizim de belki bir daha dönmemek üzere ayrılacağımızı, on dakika sonra bir başka ziyaretçi grubunu karşılamak zorunda kalacaklarını hep biliyorlar. Şunu düşünüyorum: Biz çocukları sevindirmek için gittik ama, asıl onlar mı tatmin etti nefsimizi, vicdanımızı rahatlattı? Biz mi vazifeliydik, yoksa onlar görevleri buymuşçasına bir sirk oyuncusu gibi eğlendirdiler mi bizleri? Sorulardan kaçan vicdanımız için bunlar sıkı sorular olmalı. “Sorulardan korkanlara çocuklar korkunçtur” diyen şair, ne kadar da haklıydın ama..

Çıktık, hangi hikâyeleri geride bıraktığımızı bilmeden. Herkes oldukça düşünceliydi. Soruyorduk ve sormalıydık: Bundan sonra ne yapmalı?

***

Devasa bir utanç, bir kara leke olarak dikili duran bu modern hapishaneleri kısa vadede ortadan kaldırmak çok gerçekçi gelmese de, bu çağın Müslüman’ı için yetime sevginin, ilginin, seferberliğin devamlı hale getirilmesi ve bu amelin bir vicdan tatmininden öteye geçmesi gerekiyordu. Müslümanların yaşadığı bir ülkede koca koca Esirgeme kurumlarının var olması tam bir utanç demek evet, ama oraları ötelemek ve görmezden gelmek de bu günahı yüze katlamak anlamını taşımıyor muydu?

TSK’ye yardım edin!

20 Temmuz 2010 14:49

Türk Silahlı Kuvvetleri bu çağrıya uyarak vatandaşlık görevini yerine getirenlere minnettar olduğunu beyan eder!

Vereceğiniz bilgiler Türk Ordusu’nuniş yükünü ciddi oranda azaltacak, buradan tasarrufla kazanılan zaman ve enerji ülke savunması için harcanacaktır. Bundan emin olabilirsiniz!

Şimdi lütfen uyarıları dikkate alarak soruları yanıtlayınız. Sonra da bu formu size en yakın Askerlik Şubesine teslim ediniz.

1)Türklere ait olan Türkiye’de doğduğunuza göre Türk olmalısınız. Her Türk asker doğar. Her Türk’ün bebek doğacağı kara propagandasına sakın ola kanmayın. Gayrı Türk olabileceğiniz yönündeki tahriklere aman ha kapılmayın. Kürt olduğunuzu düşündüğünüz oluyor mu?

2)Türklükten başka bir kimliğiniz var mı, varsa nedir? Kimlik bunalımı yaşıyor olabilirsiniz, ne olur ne olmaz, siz yine de bir doktora görünün.

3)Namaz kılıyor musunuz? Namazlarınızı cemaatle mi kılarsınız?

4)Doğum günü kutlar mısınız? Peki, Kutlu Doğum Programlarına katıldığınız oluyor mu?

5)Ücretsiz Yaz Kursları açılsa, bu kurslar içinde Yüzme Kursu ve Kur’an Kursu olsa, çocuğunuzu hangisine gönderirdiniz?
Devamını Oku »

Dün (27 Mayıs 2010) akşam haberlerinde Tuzla Tersanesi’nde yeni bir iş kazası ile ilgili haberler yer alıyordu. Selahattin Arslan Tersanesi’nde kızak kaldırma sırasında, 15 işçinin de yardımına rağmen vincin halatı kopmuştu. Halatın kopması üzerine başına parça isabet eden bir işçi ölmüş ve bir işçi de omzuna gelen parça nedeniyle yaralanmıştı. Dün yaşanan bu kaza ile birlikte tersanelerde yaşamını yitiren işçi sayısının 134’e çıktığı bildirildi. Dün kaldırma işi yapılırken vincin gücü yetmemiş ve 15 işçi de kızağı itmeye çalışmıştı. Bu da kızağın gücünün yetmediği ve her an kopacağı anlamına geliyordu. Ve nihayetinde vincin çekim gücü olan bomu kopup bir kişinin yaralanmasına bir kişinin de ölümüne sebep oldu.

Yine geçtiğimiz hafta Zonguldak’ta 30 maden işçisinin öldüğü benzer bir iş kazası yaşanmıştı. Karadon Ocağı’ndaki patlama 17 Mayıs’ta saat 13.29′da meydana gelmişti. Yerin 540 metre altındaki patlama madene inilen ‘Kafes’ adlı asansöre zarar vermiş ve kafesin denge halatları kopmuştu. Bu nedenle bu yoldan kurtarma çalışmaları yapılamadı. Karadon’da kafesten daha küçük bir servis asansörü daha vardı. Fakat bu asansörle ancak 460 metreye inebiliyordu. Kazadan sonra bu asansörle yeraltına ulaşmaya çalışıldıysa da 460 metreden sonrası yoğun gaz altında olduğundan, başarılamadı. Bu nedenle kurtarma çalışmaları, Karadon’a 2 bin 500 metre uzaklıktaki Gelik Maden Ocağı’ndan yürütüldü. Ancak çalışmalar çok yavaştı. Kazadan ancak 66 saat sonra 30 işçiden 28′inin ölü bedenlerine ulaşıldı… Cesetler ‘kuyu’ denilen asansör hattının yakınlarındaki, galerilerde biriken suların yeryüzüne atılmadan önce biriktirildiği havuzun çevresinde bulundu. Bazı işçiler de kuyu dibi galerilerinin açıldığı alanlardaydı. Yani işçiler göçük altında kalmamış, patlama sonrası oluşan yoğun karbonmonoksit gazından zehirlenmişlerdi. Maskeleri yanlarındaydı. Fakat zaten bu maskelerinin etkisi sadece bir saatti.
Devamını Oku »

Golgatha yolunda, başörtülü…

28 Aralık 2009 15:41

Ali Bulaç’ın Zaman’da yayımlanan “İstanbul Sosyoloji’de Rezalet” başlıklı yazısından öğrendiğimize göre, İlahiyat öğrencisi iki genç kız, İ.Ü’ye bağlı bir enstitüye mekân olan Seyyid Hasan Paşa Medresesi’nde düzenlenen, Bulaç’ın da konuşmacı olarak katıldığı bir seminere alınmamışlar.

İstisna olmayan, yine de kendi özelliği içinde insanın kanını donduran bir ayrımcılık söz konusu olan. Kabahatlerinden büyük özürleriyle, o donan kanın bileklerinizden şıp şıp aktığını da hissettiriyorlar size. Fener-Rum Patriği Bartholomeos’un sözleri nasıl yorumlanırsa yorumlansın, çoktandır “çarmıh” ve “golgatha” terimlerini metaforik anlamlarıyla sıklıkla kullanıyoruz, yazar olarak.

Geçen sene mart ayında “Golgatha’ya Tırmanmak, Daima” başlığını taşıyan bir yazı yazmış ve bu yazıda Türkiye’de başörtülü kadınların meselelerinin siyasal bağlamda nasıl da paranteze alındığını anlatmıştım. Şimdi, daha önce bu köşede hiç yapmadığım bir şekilde uzun bir alıntıyla yazımı tamamlamak, özel bir kurumda çalışan başörtülü genç bir kızın o yazım bağlamında bana ilettiği mesajının bir bölümüne yer vermek istiyorum. Başörtülü bir genç kız olarak uzmanı olduğu alanda yükselebilmesinin katlanılması güç bir sessizlik ve körlemesine bir uyum şartına nasıl da bağlandığını uzun uzun anlatan genç kızın isteği üzerine de, ismini saklı tutuyorum.
Devamını Oku »

İstanbul Sosyoloji’de rezalet

26 Aralık 2009 15:18

Ali Bulaç’ın konuşmacı olarak katıldığı “Sosyoloji öğrenimi” üzerine başlıklı programa;

Semineri takip etmek isteyen iki başörtülü öğrencinin içeri alınmadıkları gibi, ikna odasına alınan öğrencilere “çıkartın bunu” talimatıyla karşılaştılar.

Gelişmeden akşam haberdan olan Bulaç, bugünkü köşesinde “İstanbul Sosyoloji’de rezalet” olarak nitelendirdiği olayı yazdı.

İstanbul Sosyoloji’de rezalet

Perşembe günü İÜ Sosyoloji’de Oya Baydar’la “Sosyoloji öğrenimi” üzerine bir programa katıldım. Program davetini memnuniyetle kabul ettim.

Sosyoloji benim eleştirdiğim bir disiplin olmakla beraber sevdiğim bir alandı. Oya Baydar da benim gibi İÜ Sosyoloji bölümünden mezundu, üstelik ikimiz de uzun yıllar sonra okulumuzda konuşma fırsatını bulacaktık. Oya Baydar’ın binaya gelişi 40, benim 34 sene sonra oluyordu.

Program fakülte binasının hemen yanındaki Seyyid Hasan Paşa Medresesi’ni kullanan “Avrasya Enstitüsü”nde oldu. Ben binaya 20 dakika kala vardım. Enstitü müdürü beni ağırladı. Havadan sudan sohbet ederken, konu her nasılsa “başörtüsü yasağı”na geldi. Birilerinin neredeyse “çarşaf türü bir giysi” ile fakülteye girmek istediğini, kendisini “ikna edip” binaya sokmadıklarını anlattı. Ben olayın dersle ilgili olduğunu sandım. Biraz sonra Oya Baydar da geldi. Üzgündü.

Devamını Oku »

BİZİ TAKİP EDİN

Hakkımızda

Özgür Açılım Platformu İstanbul Bilgi Üniversitesinde, doğru bilgi: özgür açılım sloganı ile hassasiyet ve ilgi alanı birbiriyle kesişen bir grup genç tarafından kurulmuş bir kulüp. Kamuoyunun temas etmediği alanlara değinen Özgür Açılım Platformu düzene uygun olmayan kafaların ötekileştirilmesine; etnik, dini, coğrafi ve kültürel farklılıkların öcüleştirilmesine karşı kurulmuş, bilgiye, adalete ve özgürlüğe doğru açılımlarda bulunma iddiasında.

Twitter

    Fotoğraflar

    EA4EA5EA6EA1EA1EA1semih kaplanoğlu----semih kaplanoğlu--semih kaplanoğlu-semih kaplanoğlu54