Ermeni Soykırımı İddiaları
Türkiye’nin gündemini yıllardır meşgul eden Ermeni soykırımı meselesi, Türkiye’nin Avrupa birliğine üyelik süreciyle bir kez daha ön plana çıkmış ve 12 Ekim 2006′da Fransa Parlamentosu’nun Ermeni soykırımı iddialarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından dünyanın da gündemine oturmuştur. Ülkemizde ve dünyada büyük yankı uyandıran yasa teklifinin kabulüyle, yabancı basında Fransız siyasetçilerin oy kazanma peşinde olduğu yorumları yapılırken, bu teklifi “yerinde” bir adım olarak nitelendirenler de olmuştur. Olayın Türkiye ayağında ise, başta AB üyelik süreci olmak üzere Türkiye’nin önemli dış politika hamlelerini önlemek ve bu iddiaları tanımasını sağlayarak, tazminat taleplerine hatta toprak talebine giden bir süreci başlatmak olduğunu savunan görüşlere de yer verilmiştir. 1915’te neler olmuştur? O tarihte meydana gelen olaylar bir “soykırım” olarak adlandırılabilir mi? Türk tarafının “tehcir”, Ermenilerin ise “soykırım” dediği bu olaya, konuyla ilgili uzmanların görüşlerine yer vererek bir ışık tutulabilir.
Problemin kökenine inmek için öncelikle “soykırım nedir?” sorusuna cevap aramak gerekir. “Soykırım suçu ilk kez 1944 yılında, Rafael Lempkin’nin bu tarihten on yıl önce ‘Axis Rule in Occupied Europe’ adlı kitabında yaptığı bir öneriye dayandırılarak tanımlandı. Soykırım (genocide) kelimesi; Yunanca ırk, ulus ya da soy anlamına gelen ‘genos’ kelimesi ile Latince öldürme anlamında kullanılan ‘cide’ son ekinin birleşmesiyle oluşmuş, iki ayrı dilden alınmış kelimelerle yapılan birleşik bir kelimedir. Bu kelime, 1945 Nuremberg Şartı’nda açıkça bir suç olarak tanımlanmamasına karşın, kıdemli Nazi subayların duruşmasının iddianame ve açılış konuşması sırasında Nuremberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi huzurunda insanlık karşıtı bir suç olarak zikredildi. Soykırım bir grup insanın tamamını veya bir kısmını yok etmeyi amaçlayan bir takım eylemlerin her biridir. Bu yok etme maksadı soykırımı diğer insanlık karşıtı suçlardan ayırır. Bu suç; direkt olarak bir hükûmet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir” . Soykırım tanımının kabul tarihine bakıldığında, İttihad ve Terakki’nin çıkardığı 1915 tarihli tehcir yasasından yaklaşık 30 yıl sonra olduğu göze çarpar. Tam da bu noktada şu sonuca varılabilir; 1948′de yasalaştırılan soykırım tanımı hukuksal olarak 1915′i etkilemez çünkü hukukun geriye yürürlüğü yoktur. Ancak hukuksal geçersizlik, bir gerçek var ise bu gerçeğin varlığını ortadan kaldıramaz. Zira etik olarak işlenen suçların yasal geçerliliğinin olmaması bu gerçeğin reddedilmesi anlamına gelmez. 
Birleşmiş Milletlerin 1948’de imzaladığı sözleşmeye göre soykırım, “Bir milli, etnik, ırki veya dini grubu grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla grubun mensuplarını katletmek, grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek, grubun maddi varlığının kısmen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak, grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak, grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmektir” . Bu tanıma göre Ermeni soykırımı iddialarının Nazilerin sistemli olarak yaptığı katliamla uzaktan yakından ilişkisi bulunmamaktadır. Zira İttihat ve Terakki hükûmeti tehcir kararını devlet kurmayı düşünen Ermenilerin çoğunlukta oldukları Vilâyât-ı sitte’de (Van, Bitlis, Erzurum, Sivas, Elazığ, Diyarbakır) isyan çıkartmalarına ve savaşın olağanüstü şartlarından kaynaklanan güvenlik sorunlarına dayanarak almıştır. Nazilerin aksine, İttihat ve Terakki yönetimi vuku bulan öldürme ve benzer suç fiillerine karşı etkin önlemler almış ve “tehcirin sona ermesiyle sevk edilmemiş Ermenilerin bulundukları yerlerde yerleştirilmeleri için talimat vermiştir” . Alınan bu kararı Louisville Üniversitesi Tarih Bölümü’nde görevli Profesör Justin Mc Charty “isyanların genişlemesinden korku” olarak yorumlarken, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Selim Deringil “Osmanlının milliyetçi ayaklanmalara karşı tepkisi” olarak yorumluyor. Minnesota Üniversitesi’nin Tarih Bölümünde profesör olan Taner Akçam tehcir kararını, “Muğla, Balıkesir, Bursa, Bolu, Kütahya, Kastamonu gibi hiçbir biçimde savaşla doğrudan ilişkisi olmayan son derece sakin bölgelerdeki Ermeni vatandaşları kadın, yaşlı, çoluk çocuk alıp İngilizlerle savaşın sürdüğü Irak cephesine sürmenin mantığı neydi? Savaş bölgesi ilan edilmeyen, hiçbir sorunu olmayan bölgelerdeki Ermeniler doğrudan savaş cephesinin içine sürülmüşlerdir. Bu eylemin Anadolu’yu Ermeni nüfusundan temizlemekten başka bir amacı yoktur.” sözleriyle eleştirerek, soykrım yapıldığını açıkça ifade etmiştir. Akçam’ın bu ithamına karşılık Mc Charty, bazı istisnalar hariç İstanbul, İzmir ve Osmanlı Avrupası’ndaki Ermenilere dokunulmamış olmasını delil göstererek Osmanlı’nın soykırım yapmadığını belirtmiştir.
Soykırımla beraber tehcirin de anlamına bakılmalı ki her iki tarafın da bu olayı neden farklı algıladıkları anlaşılabilsin. Tehcir kelimesini, “ülke içinde bir yerden başka bir yere nakil anlamı taşıyan zorunlu göç karşılığında kullanılmış olup Osmanlı Devletince Ermenilerin zorunlu göçü, belgelerde sevk ve iskân olarak adlandırılmıştır. Bu sebeple tehcirin anlamı çoğu kimselerin ve özellikle de Ermeni diasporasının kullandığı yurt dışına çıkarma anlamındaki deportationla eş değer değildir. Zira Ermeniler yine Osmanlı Devleti’ne ait olan Suriye vilayetine nakledilmişlerdir.” Şeklinde tanımlayan Yusuf Halaçoğlu, Osmanlının verdiği bu kararı İkinci Dünya Savaşı’nda ABD ile Japonya arasında çatışmalar başladığında, ABD’nin Pasifik kıyısında bulunan Japon asıllı vatandaşlarını güvenlik nedeniyle Wyoming, Colarado, Arkansas ve California çöllerine sürmesiyle karşılaştırmıştır. Bu nakilde Halaçoğlu, Japonların herhangi bir eylemi olmamasına rağmen potansiyel bir tehlike olarak görülmesi sebebiyle böyle bir tedbir uygulamaya koyulduğunu ve nakil sırasında da binlerce Japon’un hayatını kaybettiğini vurgulamıştır. Halaçoğlu’na göre; Ermenilerin 1878′de başlayan, ıslahat istekleri görüntüsü altında batılı devletlerle ve Rusya’yla Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerde bulunmaları, arka planda bir devlet kurmak düşüncesiyle silahlı örgütlerle mücadeleye girip Anadolu’nun çeşitli yerlerinde isyan çıkartıp sivil halkı katletmeleri, tehcir kararının yerinde bir karar olduğunu göstermektedir. Halaçoğlu’nun bu tespiti, tehcir kararının haklı bir gerekçeyle alınmadığını savunanların aklına şu soruyu getirebilir; “Ortada bir suç varsa bu suçu kabul etmek yerine ona kılıf uydurmak ne derece doğrudur? ” Bu sorunun cevabını, “Şiddet ve barbarlık gösterilerimizi buna yol açan nedenlerde haklı olduğumuz bahanesiyle izah etmek son derece yaygın bir mantıktır. İşlediğimiz büyük suçları başkalarının günahlarını bahane ederek, onların arkasına sığınarak örtmeye ve gerekçelendirmeye çalışmak Türk ulusal kimliğinin yapısında vardır” sözleriyle Taner Akçam veriyor.
Soykırım ve tehcir tartışmalarına giden süreç nasıl ortaya çıkmıştır?
Yıllarca bir arada yaşayan ve aynı toprakları vatan olarak benimseyen bu iki milletin nasıl birbirinden koptuğunu anlamak için Osmanlının son dönemlerine bakılmalıdır. 1789′da Fransa’da başlayıp Osmanlıyı da etkisi altına alan azınlık ayaklanmaları, devlete büyük kayıplar verdirmiş, Osmanlıya bağlı azınlık grupların birer birer kopmasına sebep olmuştur. Balkan yenilgisiyle ortaya çıkan yeni durumda, Ermeni örgütleri faaliyetlerini artırmış, Ermeni reformlarının ele alınması için hükûmetler nezdinde girişimlerde bulunmuştur. “Özellikle Rusya Ermenilerinin faaliyetleri oldukça yoğundur. Türkiye Ermenistan’ının işgali de dahil olmak üzere çeşitli taleplerle Rusya’ya başvururlar. Rus Dış işleri Bakanı Sazonov bu işgal talebini reddetmekle birlikte, reformlar konusunda yardımcı olacağı sözünü verir.” Rusya, dağılma sürecine girmiş Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerini diğer güçlere kaptırmamak için buralarda egemenlik sahasını artırmayı hedeflemiştir. Bölgeye askeri müdahaleyi gerekli kılmak amacıyla bölge halklarını karşılıklı olarak kışkırtmış ve bu plan doğrultusunda “Rus konsolosluk görevlileri ve ajitatörleri aracılığıyla bölgedeki Ermeni ve Kürtlere bol miktarda silah dağıtmıştır.” Rusya’nın desteğiyle beraber Balkanlardaki ayaklanmalardan ve Batılı devletlerin kışkırtmalarından da etkilenen Ermenilerin, Osmanlıdan uzaklaşmaya başlamaları ile başlayan olaylar, geniş çaplı isyanlara hatta yerli Müslüman halkın katliamına kadar varmıştır. 1914 Zeytun, 1915 Van olaylarında da çok sayıda Türk öldürülmüştür. İsyanlar bastırılmak istenirken çok sayıda Ermeni de öldürülmüştür. Osmanlı Devleti bu isyan ve katliamları önlemek amacıyla Ermenilerin göç ettirilmesi kararını almış ve tehcir uygulanmıştır.
Tehcir kararı bölgedeki güvenliği sağlamak amacıyla mı yoksa Ermenileri ortadan kaldırmak için mi alınmıştı?
Mc Charty, “İsyanların genişlemesinden, savaşın kötü etkilemesinden ve daha fazla Müslümanın ölmesinden korkan Osmanlı Hükûmeti tehcir kararını almıştır. Göçe tabi tutulan Ermenilerin yüzde sekseni sağ salim yeni bölgelere varırken diğerleri yoldaki saldırılarda veya Müslümanlar gibi hastalıktan ölmüştür. Bu yüzde seksenlik kısım planlı bir soykırım olmadığını gösterir. Ermeniler, Türklerin elindeydi. Türkler isteselerdi onları öldürebilirlerdi; ama öldürmediler.” diyerek tehcir kararının bölgedeki güvenliği sağlamak amacıyla alındığını belirtmiştir. Yazar Taner Akçam ise ‘…1990 yılından beri çalıştığım bu konudaki bütün belgelerin bana gösterdiği bir şey vardır: Osmanlı ve İttihat ve Terakki Partisi bilinçli bir biçimde Anadolu’daki Ermeni nüfusunu ortadan kaldırmıştır. Bu ortadan kaldırma Anadolu’nun Müslüman olmayan unsurlardan temizlenmesi ve homojenleştirilmesi amacıyla yapılmıştır’ diyerek alınan tehcir kararını soykırım olarak nitelendirmiştir. Akçam, Talat Paşanın 29 Ağustos 1915′te Ankara’ya gönderdiği bir telgraftaki, ‘Vilâyâtı-ı şarkiye ye âid Ermeni meselesi hallolunmuştur. Fuzûlî mezâlimle millet ve hükûmetin lekedâr edilmesine lüzûm yoktur.’ ifadesini yorum gerektirmeyecek kadar açık bulmakta ve bu belgenin soykırım konusundaki tartışmaları sona erdireceğini iddia etmektedir.
Ermenilerin doğudaki ayaklanmalarına ve isyanlarına karşı alınan sevk kararının, bütün Ermenilere uygulanmaması ve tehcirden sonra dönüş izninin çıkartılması, kararın bölgedeki asayişi sağlamak için alındığını gösterir niteliktedir. Yusuf Halaçoğlu, tehcir sırasında kimsesiz kadın ve çocukların, yaşlıların, sanatkârların, ordu görevlileriyle komitelere üye olamayan Protestan ve Katoliklerin sevk edilmediğini belirtmiş ve 27 mayıs 1915′te Ankara vilayetine gönderilen, ‘Ermeniler hakkında hükûmetçe alınan tedbirler sırf memleketin âsâyiş ve inzibatını temin ve muhafaza mecburiyetine müstenittir. Ermeni unsuruna karşı hükûmetin imhakâr bir siyaset takip etmediği, şimdilik tarafsız bir vaziyette kaldıkları görülen Katolik ve Protestanlara dokunmamış olması göstermektedir…’ gizli şifresini delil göstermiştir.
Osmanlı devletinin muhtaç göçmenlere yardım için oluşturulan yabancı yardım kuruluşlarına Ermenilerin iskân edildikleri kampların kapılarını açması, dolayısıyla sadece Suriye’de 486 bin kişiye yardım edilmesine izin vermesi, Ermenileri imha niyetinde olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde savaşın sona ermesi ve güvenlik problemlerinin ortadan kalkmasının ardından göçmenlerin geri dönmelerine izin verilmesi, yetimhanelerde veya zengin ailelerin yanında bulunan Ermeni çocukların misyoner kuruluşlar gözetiminde ailelerine teslim edilmesi, sevk ve iskânın güvenlik gerekçesiyle yapıldığını ortaya koyuyor.
Bütün bunlarla beraber konu üzerinde mutabık olabilmek ve daha sağlıklı sonuçlara varabilmek için, tehcirden önceki Ermeni nüfusuyla tehcirden sonraki nüfusun karşılaştırılması gerekir. Murat Bardakçı’nın, ‘Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi’ adlı kitabında 1915 Tehcirini aydınlatmaya yönelik belgeler niteliğindeki bilgiler bizlere bu konuda yardımcı olabilir. Kitabın 109.sayfasına dikkatle bakınca, “Tehcirde ne kadar Ermeni yok oldu?” tartışması konunun en yetkili kişisinin (Talat Paşa’nın) defteriyle aydınlığa kavuşuyor. Kitabın 109. sayfasının üzerinde şu not yer alıyor: “Ermeni nüfusunun tehcir sonrasındaki genel hesabı (1915-1916) olabilir.” Başta Ankara olmak üzere o tarihteki, Osmanlı vilayetlerindeki Ermeni nüfusu tehcir öncesiyle ve sonrasıyla tek tek sıralanıyor.
Talat Paşa’nın defterine göre Ankara vilayeti için ‘330’da mevcut nüfus kaydına göre’ başlığının altında 44 bin 661 yazıyor. 330, yani Hicri 1330 tarihi; miladi takvimle 1914 anlamına geliyor. Yani tehcirden bir yıl öncesine işaret ediyor. Tehcirden önce 44.661 olan nüfus, tehcirden sonra 12.766′ya düşmüş. Neredeyse 31 bin Ermeni’nin eksildiğini görüyoruz. Ankara’dan sonra tehcirin en yoğun uygulandığı aynı zamanda tehcirden önce de Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu Erzurum, Van, Diyarbakır, Elazığ, Bitlis’e baktığımızda 1915 ve 1916′da hiç Ermeni kalmadığını görüyoruz. Tehcirden sonra, Ermenilerin sevk edildiği Osmanlı vilayetlerinden Zor, Halep, Suriye ve Musul’a baktığımızda ise Ermeni nüfusunun azlığı dikkat çekiyor.
|
|
Tehcirden önce(1914) |
Tehcirden sonra(1915-1916 |
|
Halep |
37.031 | 13.679 |
| Suriye |
0 |
39.409 |
| Musul |
0 |
7.033 |
| Zor |
63 |
6.778 |
Talat Paşa’nın defterinde Tehcir öncesi ve sonrası Ermeni nüfusu vilayet vilayet hesaplandıktan sonra 109.sayfanın altına şu not düşülmüş: “1330(1914) İcmalinde Ermeni Gregoryen nüfus-ı umumisi 1.187.818 ve Ermeni Katolikler’in mikdarı 63.967 ki, her ikisinin mecmuu(toplamı) 1.256.403’ten ibaret olarak gösterilmiştir. Nüfus-ı mevcude tamamen muharrer(yazılı) olmadığından mikdar-ı hakiki 1.500.000 kadar olacağı gibi bugün mevcud olarak balada görülen yerli ve yabancıların 284.157 mikdarına da ihtiyaten yüzde 30 kadar ilave eylemek iktiza eder ki bu takdirde mevcud-i hakiki 350.000 ile 400.000 arasında bulunmuş olur.”
Talat Paşa’nın defterindeki bu not ne anlama geliyor biraz daha açalım: Bu nota göre “Tehcirden önce Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerin nüfusu resmi kayıtlara göre 1.256.403’tü. Ancak yine Talat Paşa, Ermenilerin hepsinin resmi kayıtlarda olmadığını kabul ederek bu rakamın yaklaşık 1 milyon 500 civarında olması gerekir diyor. 1915-1916 yılındaki sayımlara göre ise Ermenilerin İmparatorluk sınırları içindeki sayıları resmi rakamlara göre 284 bin 157’ye düşmüştür. Ancak bunun da eksik olduğu düşünülerek Tehcir’den sonra Ermeni nüfusun yaklaşık 350-400 bin civarında olduğuna işaret ediliyor .Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur: Resmi hesaplara göre Tehcir’den sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin sayısı 972 bin azalmıştır. Bazı kayıtların eksik tutulması ihtimali üzerine yapılan hesaba göre ise bu rakam yaklaşık 1 milyon 100 bindir.
Bu rakamlar Tehcir’in bir numaralı sorumlusu kabul edilen Talat Paşa’nın defterlerindeki hesaptır. 1 milyon civarında Ermeni Tehcirle birlikte Osmanlı topraklarından eksilmiştir.”
Bir milyon civarındaki Ermeni’ye ne olduğu sorusuna verilen cevaplar birbiriyle çelişiyor. Bir iddiaya göre bunların bir kısmı yurt dışına kaçtı, bir kısmı Ermenistan’a sığındı. O dönemin yerli ve yabancı kaynaklarını okuduğumuzda sevk edilen Ermenilerin askeri birlikler eşliğinde götürüldüğünü görürüz. Hatta soykırım iddiasını kabul edenler, bu birliklerin tehcir sırasında Ermenilere usulsüz davrandıklarını ve kötü muamelede bulunduklarını da öne sürerler. Yani kaçmak o kadar kolay değildir. Kaçanların ise yurt dışına ulaşmaları o günün ulaşım şartları nedeniyle çok zordur.
Bütün bu tartışmalar kesin bir sonucu imkansız kılarken, Türk tarafı 1915′de alınan tehcir kararına özünde devlete karşı ihanet olarak algılanan isyana karşı bir bastırma hareketi olarak bakmıştır. Bu bakış Osmanlıdan kopmaya çalışan her millet için böyle olmuştur. Arap isyanı, Balkan halklarının ayaklanmaları bunlardan birkaçıdır. O dönemde çok uluslu devletlerin çöküşüne sahne olan tarih, Osmanlı gibi içinde onlarca farklı ulusu barındıran büyük bir imparatorluğun yıkılışına da şahit olmuştur. Türklerin ihanet ve isyana karşı bir bastırma hareketi olarak gördükleri bu süreç, Ermeniler tarafından göz ardı edilmiş ve olaylara ancak soyut ırkçı bir izah getirilmiştir. Onlara göre Türklerin Ermenileri ortadan kaldırmaları tamamen sahip oldukları etnik ve dini yapıdan kaynaklanmaktadır. Oysa Osmanlı tarafından yıllarca millet_i sadıka olarak adlandırılırken, İttihad ve Terakki yönetimiyle beraber nasıl böyle bir sürece girildiğini her iki tarafın da sorgulaması gerekir.
Eğer ortada insanlığa karşı işlenmiş böylesine büyük bir suç var ise, Müslümanların ve Türklerin yaşadıkları zulmü, maruz kaldıkları tehciri de gözardı etmeden ancak bahane olarak da sunmadan, bu iddialar her iki tarafın da kayıpları göz önünde bulundurularak bir sonuca bağlanabilir.
20.03.2009
Dipnot…:
1 – Afşın Avcı, Dinamik Dergisi, Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü, İstanbul, 2007, s. 50
2 - Şenol Kantarcı, Kamer Kasım, İbrahim Kaya, Sedat Laçiner, Ermeni Sorunu El Kitabı, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, 2002, s. 58
3 - Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2006, s. 66
4 - Afşın Avcı, A.G.E, s. 50
5 - Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2006, s. 39
6 - Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Soykırımı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995, s. 94
7 - Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2002, s. 179
8 - Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2002, s. 180
9 - Afşın Avcı, A.G.E, s. 50
10 – Afşın Avcı, A.G.E, s. 50
11 – Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s. 182
12 – Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2006, s. 57
13 – Oral Çalışlar, Talat Paşa’nın Defterinde Ermeni Tehciri, Radikal Gazetesi, 17.01.2009








Çok gayretli bir çalışma ve buna yakışan bir sonla bitiyor. Ellerine sağlık Sema.
Bu bir okul araştırması mı? Yoksa kişisel olarak böyle araştırmalar yapıyor musun merak ettim?
Aynen tahmin ettiğin gibi Ammar
geçen sene hazırladığım, benim için oldukça geliştirici bir okul araştırmasıydı. Kişisel olarak bu kadar geniş konulara henüz vakit ayıramıyorum:(