Heybemdeki Bereket
Ayşenur Karahan
Yazlar bir başka yaşanırdı İzmit’in dağlarında. Gündüzü başka bir aydınlık, gecesi başka derin ve yüklü olurdu. Sıcağı da soğuğu da hoş ederdi insanı. Toprağı, ağacı, suyu, hayvanıyla zevkle ağırlardı misafirlerini. Çoğu zaman oraya gitmek zor gelir fakat gidince dönesi gelmezdi insanın. Ne güneşler doğurduk ve batırdık oralarda, ne yollar aşındırdık yürüye yürüye, ne yerler keşfedip yitirdik yolumuzu, ne lezzetler tattık başka yerde olmadığına inandığımız, ne oyunlar oynadık kendimizin kurup yine kendimizin bozduğu, ne yıldızlar kaydırdık saymaktan yorulduğumuz, ne arkadaşlıklar kurduk yarına hazırlık. Şimdilerde büyük bir özlemle aradığım, sınav stresinin çoktan bittiği, elde tek bir bavulla her şeyin geride bırakıldığı, her yeni günde yepyeni anılara gebe Yuvacık- Aytepe’ deki o yaz günleri…
Herkes doğduğu, büyüdüğü topraklara hasrettir. Çoğunlukla kendi köylerinin yağmurlarında yıkanmak isterler. Bu hissi, bağlılığı belki çoğu kişi anlayamaz, anlam veremez. Belki ben de anlayamazdım Aytepe’deki evimiz olmasa. Büyük şehirde doğmuş ve yetişmiş bir çocuk olarak bu değerleri, güzellikleri çok iyi hissedemezdim. Ama hissediyorum ve özlüyorum. ‘Ah nerede o eski günler’ diyorum ben de zaman zaman. ‘Havasına, suyuna, taşına, toprağına…’ diye mırıldanıyorum ister istemez. Hani hoş bir tat bırakır ya yaşanılan güzel anılar ağızda, kulakta da gülüşme sesleri, gözler resmeder bütün kareleri, hani burun da kaydeder ya o günlere ait kokuları ve taşır bu zamanlara, işte öyle unutulmuyor bazı anlar.
Ortaokul zamanlarındaydım henüz, İzmit’e gitmeye başladığımızda. Okul dönemi kapanır kapanmaz tatili başlatırdık dağın başındaki evimizde. Ormanın içinde, güvenliği bir bekçi ve ailesinden sorulan, sekiz dokuz tane evden birisiydi. Kova kova böğürtlen toplamayı, küçük kokulu dağ çileklerini saplara dizip nasıl ağza atılacağını orada arkadaşlarımızla beraber öğrendik. Beraber kurduk hayata karşı bariyerlerimizi ağaç evler yaparak. Bazı geceler çadırlarda yatarak deneyimledik korku denen gerçeği. Ateş yakıp toplandık etrafına, mısırın taneleri birer birer közlenirken biz de semaverdeki çay gibi demlendik ağır ağır. Közlenmiş patatesleri ellerimizin siyahlaşmasına, yanmasına aldırmadan soyarken kendi kabuklarımızdan sıyrılmayı öğrendik aslında. İlk aşkımız, büyük hayaller, beraber gülebildiğimizi keşfettiğimiz olaylar, hikâyeler belki de ilk kez orada dile geldi, yaşam buldu. Tavla, tabu, monopoly, okey eşlik etti sabahlara kadar süren muhabbet yarışımıza. Biz usanmadık, geceleri usandırdık.
Annem; ‘gündüzleri köyde, geceleri şehirde olmak isterdim’ derdi hep. İşte orası tam da böyle bir yerdi. Bize çok uzak gelen köy hayatını orada yaşadık, öğrendik. Bekçimizin ineklerini sağmayı, tavukları kızdırmadan yumurtalarını almayı, köpeğimiz Karabaş ile dans etmeyi deneyimledik. Ayten teyze tandırı yaktı mı alırdık elimize çokokremlerimizi, tereyağlarımızı toplanırdık tandır başına. Ağır ağır pişen hamur kabardıkça bizim de iştahımız kabarırdı. Ekmekleri biraz fazla kaçırsak çaresi vardı: topluca yürüyüş yanında da dalından yeni kopardığımız ay çekirdekleri.
Oyundan hiçbir zaman doyduğumu hatırlamıyorum. Ne çok eskitirdik eskimek bilmeyen o oyunları; saklambaç, yakar top, renkli istop… Saat beşi gösterdiği vakit herkes sahada toplanırdı. O zamana kadar yemekler yenir, yapılacak işler halledilirdi. Büyükler oturur sohbet eder, el işleriyle uğraşırlardı. Biz ise toplanırdık tüm çocuklar futbol maçı yapar, voleybol oynar, gezinirdik. Aşağı mahalleden Ahmet dayı atını getirirdi binelim diye. At ile tanışıklığımız da ilk orada olmuştu, çoğu ilki burada yaşadığımız gibi. Orada iken kendimi üç aylığına pikniğe gelmiş gibi hissederdim. Piknik bir çocuk için ne kadar eğlenceli, özgür olunan bir yer ise ve dolu dolu geçiyor ise, orası da benim için öyleydi, gün bitmek bilmezdi. Bu yüzden gün boyu harcadığımız enerjiyi kahvaltılarımız sıkı yaparak toplamak zorundaydık. Tazecik tereyağı, süt ve lavaş ekmeği getirirdi Ayten teyze. Temiz havanın etkisiyle iştahımızın kapakları sonuna kadar açılırken, yine temiz havanın etkisiyle yediklerimizin yanacağını bildiğimiz için mümkün olduğunca iyi yemeye çalışırdık. Çoğunlukla her bir öğünü birimizin evinde toplanarak yerdik. Kahvaltı bir sabah bizim evde yapıldıysa, öğlen Hanife teyze gözleme yemeye çağırır, akşam da Tuğba teyze hünerlerini sergilerdi. Bir haftada yapılabilecek şeyleri biz bir güne sığdırarak yaşardık.
Zaman hızlıca akıp geçti ve biz de büyüdük. Hayat her birimize farklı anılar yaşatıyor artık. Artık oyunlarda değil, başka şeylerde kesişiyor yollarımız. Bir zamanlar sabahlara kadar oturup keyifle izlediğimiz filmlerin yerini şimdi o zamanlara ait çektiğimiz video görüntüleri ve fotoğraflar aldı. İnsan yolculuğu sırasında arada bir heybesini açar bakar ya, bakıp da hâlâ erzağı olduğu için sevinir ya da azaldığı için üzülür ya, işte büyüdükçe durup arkasına baktığı zaman da insan, yaşantıladığı ve biriktirdiği anıları için aynı şeyi hisseder. Ben de böyle hissediyor, sevinci ve hüznü bir arada yaşıyorum. Anılar çoğaldıkça İzmit anılarımın yeri daha da sağlamlaşıyor, başkalaşıyor. Hatta anı dendiği vakit aklıma başka anı gelmiyor. Geri de kalsa da tüm bu yaşananlar, bazı şeylerin izi asla silinmiyor. Heybelerimizin hep dolu kalması dileğiyle…








Son Yorumlar