İstişare ve “Hiyerarşi”yle İmtihanımız
Ammar Kılıç
Türkiye’deki İslam cemaatlerinden herhangi birinde bir süre barınmış ve faliyet göstermiş herhangi biri için belki de en ciddi sıkıntılardan biriydi hiyerarşi problemi. “Abi” ya da “abla” olmak elbette kötü bir şey değildi fakat işler nasıl oluyorduysa sonunda kaçınılmaz biçimde tahakküm ilişkisine gelip dayanıyordu. Biz abilerimize sıkıca bağlıydık bağlı olmasına ama zaman geçtikçe bu bağlılığın karar alma süreçlerinde saf dışı kalmak anlamına geldiğini de görmeye başladık bir şekilde. Ya da adaletten uzaklaşmama adına şöyle diyelim: Kendi kararlarımız vardı ama büyük ölçüde hiyerarşinin üst kısmında olan karar mekanizmasının öngördükleriyle çatıştığı müddetçe uygulama alanı bulamıyorduk.
Kendimi, toplumsal ve siyasi bir bilinçle direniş alanına çıkmak anlamında “İslamcı” olarak nitelemem mümkün, her ne kadar birincil olarak bu ismi öne çıkarmayı gerekli bulmasam da. Ve kendimi sonuna kadar bu İslam cemaatinin bir parçası olarak görüyorum; bugün hayat hakkında bir farkındalığa sahipsem gerçekten, bunu büyük ölçüde “İslamcılar”a borçluyum. Yukardaki satırları ‘ukalalık’ yapmak için yazmıyorum ayrıca, yılların kazanımını böylesine kolay dile dolamak mümkün değil fakat iç eleştirinin hakkaniyet sınırlarını aşmadan umumi bir biçimde de olsa yapılması gerekiyor. Özellikle mevcut iktidarın, iktidarı besleyen ve ondan beslenen muhafazakar çevrelerin ve zenginleşen ‘eski abiler’in gösterdiği kaypak tutumlar sebebiyle bazılarının diline dolanan ve son günlerde şamar oğlanına çevrilmek istenen “İslamcılık”ın hiç de anlatıldığı gibi kötü bir şey olmadığını üstüne basa basa söylemek lazım; ve dikkat etmek elbette: Bu dışardan yapılan ve yapıcı olmaktan çok yıkıcı nitelikler taşıyan suçlamaların bizi gözü kör bir refleksle içe kapanmaya zorlamasından özenle kaçınmalı ve belki de onlardan önce kendimizle hesaplaşmalıyız.
Özgür Açılım’ın başından beri üzerine düşündüğü konulardan biriydi bu. Mezkur hiyerarşi sorununun üstesinden nasıl gelinmeliydi? Özgür Açılım bir gün kurumsallaşacak mıydı, ast-üst ilişkisiyle işleyen bir yapıya dönüşecek miydi? Belki ondan önce sorulmalıydı, kurumsallaşma her haliyle kötü, hiyerarşinin her türlüsü öcü müydü? Kararlar nasıl alınacaktı? Kimler insiyatif sahibi olacaktı? vs.
Elbette Kur’an ve sünnet bu konuda çok fazla şey söylüyor.
Ve (ey Peygamber,) senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah’ın rahmetinin bir eseriydi. Zira, eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah’a güven: Zira Allah, O’na güven duyanları sever. (3/159)
Onların işleri aralarında danışma iledir. (42/38)
Rabbimiz vahiyle yol gösterdiği elçisine yapılacak işlerde müminlere danışmasını salık veriyor. Kararlar despotik, totaliter veya demokratik yollarla alınmıyor. Karışılıklı fedakarlık ve güvene dayanan bir süreç işliyor burada: Çoğunluğun tahakkümünün değil; azınlığın, gönüllerini ferah kılacak biçimde ikna edilmesininin esas kılındığı bir işleyiş.
Peygamberin (s.) yakın dostlarından biri diyor ki:
“Arkadaşlarına Resulullah’tan daha çok danışan bir kimse görmedim.”
(Tirmizi, 21/35; İbni Hacer, Fethul Bârî’, XIII, 286.)
Sevgili Peygamberimizin namaza davet (ezan) konusunda, Bedir Savaşı, Uhud savaşı, Bedir esirleri, Hendek savunması, Hudeybiye ve Hevazinler gibi mevzular çevresinde dostlarıyla istişare ettiğini biliyoruz. Ve hatta Medine’de gayrimüslimleri de ilgilendiren konularda bizzat onlarla da istişare etmiş olması Muhammed Hamidullah’ın deyimiyle kaçınılmaz bir gereklilikti. Bazı istişarelerinde görüş aldığı dostlarının sözüne uyum göstererek kendi reyini geri çektiği de tarihsel bir gerçek.
Veto hakkı konusunda yine Hamidullah’a dönersek, O, bu konuda Kur’an’ın katı sınırlar koymadığını ve imamın alınan kararları veto etme yetkisine dair Kur’an’da bir beyanın bulunmadığını hatırlatmaktadır. Konunun bu kısmı şimdilik asıl ilgi alanımız değil. Anlamamız gereken nokta, vereceğimiz kararların danışma yoluyla alınmak zorunda olmasıdır. İmamlık, onu sınırlayacak noktalar es geçildiğinde “tek adam” diktatörlüğüne dönüşebilme gibi bir gerilimi de barındırır nihayetinde.
Bu öncüllerden hareketle Özgür Açılım’ın kararlarını nasıl aldığına gelirsek:
Özgür Açılım, en basit şekliyle, istişare/meşveret kurumuyla işlerini yürütüyor. “Neden genel gruptan farklı olarak bir istişare ekibi var? Bu hiyerarşi demek değil mi?” diye sorulabilir. Değil çünkü bizim istişarelerde aldığımız kararlar büyük ölçüde teknik meseleler çevresinde yoğunlaşıyor. Özgür Açılım olarak yapmayı istediğimiz geniş çaplı programlarda zaten herkese danışıyoruz. Eğer böyle yapmamış olsaydık TMK sergisinden sonra bizimle tanışan, aramıza katılan arkadaşlar şimdi yanımızda olmazlardı.
Bir de, soruyu tersten soralım: Özgür Açılım iş yaparken bunu 15-20 kişiyi geçmeyen bir toplulukla yapıyor. Çoğu zaman yetişemiyoruz. Halbuki güzel işler yapıyoruz. Bir çok işimizde elimizden tutmayan kardeşlerimiz bizi böyle kolay nasıl suçlayabiliyorlar? İstişarede olmak demek aslında Özgür Açılım’ı ve faliyetlerini her yönüyle sahiplenmiş olmak manasına geliyor, görev/sorumluluk almak ve iş yapmaya hevesli olmak aslında. Şimdi yanlış anlaşılmasın, kendi amellerimizi mutlak kılma adına söylemiyorum, elbette diğer kardeşlerimizin de kendi hayatlarında peşinden koştukları işler vardır, öyle bir hareket zemini belirlemişlerdir kendilerine vs. ama o zaman adaletli olup en azından bizim yürüttüğümüz yöntemin haksızlık ürettiğini söylemesinler. Çünkü işlerin yürümesi için karar almak gerekiyor ve bunu da doğal olarak kendini daha sorumlu hisseden “öncü” bir topluluğun yapması gerekiyor. Bu topluluk adı üstünde, en fazla, grubun “önünde” yer alabilir, üstünde değil.
İstişare ekibini tekrar hatırlatmak gerekirse: Kevser, Tuba, Sema, Ayşenur, Filiz, Nebiye, Büşra, Mansur, Mustafa, Ammar. Sözcülüğü Tuba ve Ammar yürütüyor ve sözcülerle ilgili hatırlatılması gereken nokta, sözcülerin yalnızca istişare kararlarını ilan etmekten başka bir yetkisi olmadığıdır. Yalnızca çok küçük işlerde ve nadiren, o da çok sıkışık bir durumdaysak, insiyatif almak gibi bir durum söz konusu olabilir. Yani “Sözcüler neden ses çıkarmıyor?” demek bizleri zor durumda bırakıyor sevgili arkadaşlar.
Son tahlilde: Bir imamımız yok. Ama imamet/önderlik vazifesini üstlenecek bir topluluğa ihtiyacımız var. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet (öncü bir topluluk) bulunsun.” (2/213) ayetini ‘ümmet’in ‘imamet’le aynı kökten geldiğini hatırlayarak okursak belki daha anlamlı olur. İstişare ekibi bu öncülük vazifesini sahiplenmek isteyen arkadaşlardan oluşuyor işte; çok gizemli ve kapalı bir tarafı da yok.
İstişare mantığıyla ilgili eksik bıraktığım bir nokta var mıdır bilemem, eğer öyleyse tamamlayınız.
Kişisel olarak beyan ediyorum: Özgür Açılım Platformu bir gün modern kurumsal bir örgütlenmeye dönüşür, kendi içinde totaliter, baskıcı, tahakkümcü bir hiyerarşi kurarsa o gün ben burda olmam Allah’ın izniyle.
O Alîm’dir, Settâr’dır; herşeyi bilgisiyle kuşatmıştır ve eksiklerimizi/kusurlarımızı örtendir.








eksik buraktığınız bir şeyi ben ekliyeyim. tabi bunu sizin istişare ekibinizi tanımadığım için eksik demiyorum. tanımınızda eksik bırakılmış bir şey olarak gördüm. şurada ehliyet başlıca maddelerden biridir. işleri ehline veriniz, buyuruluyor.