Kirlenen Beyaz Masa Örtüleri
Mutfakta yoğun bir hazırlık var. Yemek kokuları her yeri sarmış durumda. Sevdiğimiz kokular arasında sevmediklerimiz de hissediliyor ama biz sevdiklerimizi hissetmekten yanayız. Çok büyük bir masa kuruluyor, tertemiz masa örtüleri beyazlığıyla gözleri alıyor. Anlaşılan o ki, misafir bekleniyor… Uzun zamandır bu örtüler ortalıkta gözükmüyordu. Başına gelen son kazadan sonra yıkanması, temizlenmesi, lekelerinden arındırılması bayağı vakit almış olacak. Bu misafir telaşı herkesi meraklandırıyor, ümitlendiriyor, zaman zaman ürpertiyor, şaşırtıyor… En güzel yemek takımları sofrada. Hazırlıklar birçok el yardımıyla yapılıyor. Mutfağa biri giriyor, biri çıkıyor. Mutfak-yemek odası arası trafik yoğunluğu yaşanıyor. Herkes iyi kötü elinden geldiğince masaya bir şeyler taşıyor.
Bu aşamada yarı yolda, elinde masaya götürmeye çalıştığı şeyi dökenler, kıranlar oluyor. Ama yemek lezzetinden bir şey kaybetmiyor. Dökülenler hemen temizleniyor ya da temizlenemeyen kısımlar başkalarının da kayıp ellerindekileri dökmelerine sebep oluyor. Bu şekilde nizam sağlanmaya çalışılıyor. En azından, yemeklerin varacağı, koyulduğu yerde kusursuzluk, temizlik aranıyor. Yeni misafirler ağırlamayı, yeni yüzler görmeyi sevenler hazırlığa yardım ediyor.
Büyük bir çoğunluk ise ‘nereden çıktı şimdi bu misafir, ne güzel biz bize oturuyorduk’ edasıyla burun kıvırıyor. Bu hazırlık alışılmışın dışında olduğu için çok büyük bir çekememezlik doğuruyor. Bir zaman sonra sessizce masaya yaklaşan, bu sefer hazırlığa yardımı dokunur diye düşünülen biri gözüküyor ama yoğun telaşede bu fark edilemiyor, görmezden geliniyor. Hazırlıklar arttıkça, hızlandıkça o da adımlarını hızlandırıyor ve masanın yanında duruyor. Sabırsızlıkla beklenen o yeni yüz, misafir yerine, o an için beklenmedik ama aslında çok bilindik, alışılmış bir şey oluyor. Kolalanmış, dantelli misafir masa örtüsü havada dalgalandırılıyor. Dalgalanmasıyla beraber tabaklar, çanaklar, bardaklar, masa süsleri, onlarca çeşit yemek birbirine giriyor, kırılıyor, dağılıyor. Sofra alaşağı ediliyor…
Ortada, ne gelecek misafire karşı bir yüz kalıyor ne de emek! Sonuçta ‘olacağı buydu’ tarzı alışılmış, alıştırılmış tarzı düşünceyle, bir yıkım ortaya çıkıyor. Öğrenilmiş çaresizlik baş gösteriyor. Bunca zaman sonra yapılmaya çalışılan şeyler yine bir şeyler yüzünden beğenilmeyerek, ‘bu hazırlıklar yapılamaz’ denilerek,’bu gelen misafiri tanıyor musunuz, size neler yapacağını biliyor musunuz?’ gibi paranoyik düşüncelerle beslenerek, olacaklar hesaba katılmayarak beyaz örtü kirletiliyor. Elde kalan ise büyük bir hayal kırıklığı, ümitsizlik ve sayılabilecek daha birçok psikolojik, toplumsal, mali kayıp. En büyüğü belki de, hem bir daha misafir ağırlamaktan çekinme hem de bu kirliliği temizleme yolundaki enerji kayıbı!…
Düşe kalka, büyük sancılar çekerek gelinen bu zamanda hala çoğunlukla örtüler çekiliyor, çekiştiriliyor. Bir türlü o ‘masa dağıtma eylemi’ ortadan kaldırılamıyor. Ve ileride ne yapılırsa ‘yine dağıtılacak zaten’ düşüncesiyle bu sahneler tekrar tekrar izleniyor, yaşanıyor. Her adımda bunun sıkıntısı karın ağrıtıyor, el-ayak bağlıyor. Bu sıkıntı çok önceleri Osmanlı’nın çöküşünden itibaren yaratılmış, öğretilmiş, benimsetilmiş bir sıkıntı. Yetiştirilmiş bir asker, bekçi, bir görevli. Her homojenliğe, ortak düşünceye, Türklüğe, ulusal bütünlüğe…vs. tehdit algılandığında ‘ne olur ne olmaz’ gibi bir korkuyla, özellikle misafire karşı, masayı devirmeye kodlanmış, yetkilendirilmiş. İşte bu, egemen politik kültürün ta kendisi.Sert,aşılmaz ,zor,ezik,paranoyak bir kültür.Bu egemen politik kültür, her dönemde olduğu gibi şu dönemde de bir engel,bir kambur oluşturuyor.Çürümüşlüğü,kanayan yaraların sarılamamasında kendini belli ediyor.Kürt,ermeni, Rum meselesi,AKP kapatma davası,İslam ve doğu,şeriat tehlikesi,azınlık sorunu,başörtüsü gerginliği kopuşturulan, yok sayılmaya çalışılan konular olarak karşımıza çıkmaktadır.Ve çıkmazlar bir türlü aşılamamaktadır.
Bunun kaynağında,dinamiklerinde ise Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan travmalar,yüzün Batı’ya çevrilmesi, homojenizasyon çalışmaları,ulus-devlet anlayışının yaratılması,öteki olarak korkulu gözlerle bakılanların ’öcü’ olarak benimsenmesi,kendi içine kapalı yaşama çağrısı kendini göstermektedir. Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet’in de benzer bir bölünme, tehlike korkusuyla bazı olayları kolektif hafızasından silişi, kopuşturması hala daha canlılığını sürdürmektedir, hala olumlu yönde büyük bir zihni değişim yaşanamamaktadır. Bunun en büyük yakın örneklerinden birisi olarak Hrant Dink’in ölümü verilebilir. Cenaze töreninde yapılan ‘hepimiz Ermeni’yiz’ şeklindeki sloganlar ve sessizlik, ne kadar egemen politik kültürün kabının havalandırılması taraftarı olanlar tarafından büyük bir empati, sağduyu göstergesi ve hisli bir davranış olarak nitelendirilse de bu egemen politik kültürün kokuşmuşluğunda, havasızlıktan memnun olan ve bunca olaylardan sonra hala kabının açılması taraftarı olmayanlar tarafından ise büyük bir tepki ile karşılandı. Birçok değişim ve zihni evrimden yana ola çağdaş aydın bile ‘ne demek efendim, ‘biz Ermeni’yiz’ hepimiz Türk’üz’ gibi bir kısırlık, soyut düşünemezlikle hala bir şeylerin eksik olduğunu, mesafe kat edilemediğini, radikal milliyetçiliğin hiçbir yarar sağlamadığını açıkça gözler önüne sermiş oldu.
Bu ve bunun gibi birçok yaşanmış somut örnek Osmanlı’nın çöküşünden bu yana devam eden ‘bekâ kaygısı’nın tezahürüdür. Zemininde beka kaygısının yattığı Türkiye’deki egemen politik kültürün psikolojik tezahürleri ise önceki nesili etkisi altına aldığı gibi şimdiki ve gelecek nesili de etkisi altına alacak gibi gözüküyor.
Bu tezahürler; kopuşma,hafıza bozukluğu,paranoyik eylemler,bölme,düşük özgüven,yansıtmacı mekanizmaların oluşumu,hemen sinirlerin bozulması,pasiflik,kimlik karmaşası,aşağılık kompleksi,empati kuramamazlık,yok olma korkusu,saldirganlık,şiddetin artması,savunmacı olarak narsistlik(altında değersizlik duygusu yatmakta)sıralanabilir.Bu tarz bir psikolojiye sahip insanların yaşadığı bu ülkede AB üyeliğine bakış da bir o kadar problemli olur.Ama yaşananları unutmaktan,yok saymaktan ziyade,onlar için yas tutan,bu sorunları, travmaları kabul edip,bir bütünlük içerisinde yorumlayabilen insanların varlığı da göz ardı edilemez.AB üyeliğine olan bakış farkları da Batı’nın bir tehlike, aynı zamanda bir model olarak algılanıyor olmasındandır. İktidarın üyelik sürecindeki reformlar da bu çelişki dolayısıyla farklı yorumlanmaktadır. Politik geçmişi böylesine kısır bir döngüde takılı kalmış ülkede ‘cızz ‘ denen konuların bile gündeme taşınabiliyor oluşu, üstü sımsıkı örtük kapakların aralanmaya başlanması politik kültürün harmanlanıp, değiştirilebileceği görüşünü uyandırıyor.
Türkiye belki, kurulu masayı alaşağı edeni, beyaz örtüyü lekeleyeni uzun süre engelleyemeyecek ama olaylara karamsar bakmamak özellikle biz gençlerin geleceğe olan ümitlerinin kırılmaması açısından büyük önem taşıyor. Dolayısıyla biz öncelikle kendimizi bilmeli, tanımalı, geçmişimizi her yönüyle, iyisiyle- kötüsüyle, kazanımları-kayıplarıyla kabul etmeli, bunların farkında olarak kopuşmalı politik kültürümüzü dönüştürmeliyiz.
Böylelikle demokratikleşme gerçekleşebilir, yorumlar daha sağlam, ilişkiler kuvvetli olabilir, toplumun bilinç seviyesi yükselebilir.’Sevr paranoyası’ tabirinden de, kâbuslardan da bu şekilde kurtulabiliriz. Problemden kaçarak, ya da karşıtlık yaparak çözüme bu zamana kadar gidilemediği aşikârdır. Bu yüzden zihniyet değişimiyle, politik kültür ekseninde derin dinamiklerin, problemlerin farkında olup, bunları ‘aşma’ perspektifine sahip olmalı, olaylara o şekilde yaklaşmalıyız.
‘Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı’ yerine,’egemen politik kültürümüzün saygı uyandıran ağırlığı, yüz ağartan zenginliği’ diyebileceğimiz aydınlık günlere…
Yazan: Ayşenur Karahan








Son Yorumlar