Mezalim ve Soykırım Bağlamında “Ermeni Sorunu”
Yazan: Bülent Şahin Erdeğer
Giriş
Tarih insanoğlunun vahyin rehberliğinden yüz çevirmesinin beraberinde ortaya çıkan sorunların ne denli acı sonuçlara varabileceğini göstermektedir. Tevhid ve adalet eksenli olmayan her fikriyat insanlık için hüsran doğuran eylemler olarak geri dönmektedir. “Ulus” kurgusu uğruna son iki yüzyılda üretilen cahili kan davaları da bu hüsran akışının en önemli örneklerindendir. Özellikle yaşadığımız coğrafyada kitlelerin kaosa sürüklenmesine ve bilinçsiz yığınlar olarak kullanılmasına yönelik sistemli bir program olan ulusçuluk farklı renkleri ve tonlarıyla zulmün en bildik aracı konumundadır. Osmanlı devletinin çökertilmesi ve sonucunda gelişen modern çözücü düşüncelerin bayrağı olan Türk ulusalcılığı diğer azınlık ulusalcılıklarıyla el ele verip bu coğrafyanın insanını kan ve gözyaşına mahkum etmeye devam etmektedir.
İttihad ve Terakki ve Alman Emperyalizminin Doğuya İlerleme Politikaları
Yaklaşık yüz yıl önce II. Abdülhamid’e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini birleştirmişti. Cenevre’de sürgünde bulunan Genç Osmanlılar’da bu durumu net şekilde görmekteyiz. Genç Türk hareketi bir askeri ihtilalle 1908′de iktidara geldiğinde, insanlar özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir Osmanlı döneminin başladığına inanmaktaydılar. Fakat çok değil 5 sene sonra, yani 1913′te, İttihat ve Terakki merkez üyeleri tarafından yürütülen, özgürlük karşıtı bir parti diktatörlüğü kuruldu. Enver, Talat, Cemal, Dr. Nazım, Dr. Çerkez Reşid ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa’nın en kötü ideolojilerini, yani sosyal Darwinizmi, materyalizmi ve ırkçılığı benimsediler. Milliyetçi pozitivizm askeri ve bürokratik elitlerde dinin yerini aldı; şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar. Başka dini ve etnik gruplarla beraber yaşayabilmek yerine, onları boyunduruk altına almak, kovmak ya da yok etmek sosyal Darwinizm doktrinidir.1
Enver, Cemal, Talat üçlüsünün askeri diktatörlüğü eski Osmanlı ricali değildir. Yeni bir elittir bu. Bunlar çok ihtiraslı ve çok yırtıcıdır. Pozitivist, köksüz, sadece eğitim ve ordu sayesinde yükselmişlerdir. Bunlar şiddet içinde yaşarlar. Bu şiddet, Düvel-i Muazzama’nın ve Balkanlar’daki ayaklanmaların kendilerine telkin ettiği bir şiddettir ve bunun sonucunda son derece milliyetçi kesilmişlerdir. İmparatorluğu ayakta tutmak için can havliyle savaşmaktadırlar. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyıl başı, Avrupa’da sertleşen “öl ya da öldür” türü yırtıcı sosyal Darwinist milliyetçilikler çağıdır.2 Sosyal Darwinizm’in doğadaki hayvani yaşam mücadelesinin insanlar arasında da geçerli olduğu önyargısı modern orman kanunu olarak tanımlanabilir. 1914′ten günümüze kadar yaşayan laik ve ulus temelli Türkçü faşizminden sonra aynı felsefî temelden yola çıkarak insanlığa kan kusturan başka bir faşizm de 1945′te son bulan Nazizm’dir.
Çalışmamızın konusu son dönemin en büyük kan davalarından biri olan Türk-Ermeni sorunuyla başlayıp Anadolu’daki diğer kavimler ve ulusalcı politikaların bölgede ürettiği zulümler olacaktır. Konunun işlenme zorlukları bulunmaktadır. Bu zorlukların en önemlisi TC resmi ideolojisinin tarih ve tarihi malzemeler üzerinde uyguladığı sansür ve yaptığı ağır tahribattır. Resmi tarih tezleri, tarihi anlamak için değil bir rejimin suçlarını ört bas etmek, rejimin çıkarlarına meşruiyet kazandırmak, en önemlisi de kendi varlığını anlamlı kıldıran hayali bir geçmiş yaratmak için üretilen ahlak-dışı tasarımlardır. Buna resmî Türk tarih tezi çarpıtmalarını3 örnek verebiliriz. Yunan ve Ermeni resmî tarih tezlerinin kendi kurgusal dayatmaları eklenince kavimler hazinesi Anadolu’nun karmaşık yapısı daha da anlaşılması güç bir coğrafya halini almaktadır.

Tarihsel durum Suavi Aydın’ın tanımlamasıyla şöyle ifade edilebilir: “Şu halde ulusal devletleşme sürecinin tek kültür yönünde gerdiği kültürler/cemaatler/kimlikler arası ilişkiler, bu yeni sürece uyum sağlamaya çalışan mekanizmalar içinde gevşemekte; bu sürece direnen mekanizmalar içinde ise etnik çatışmalar, etnik temizlikler, kendisini tayin edilmiş “ulusal/tek kültürlü” sınırlar içinde “ayrı” tanımlayan halkların özerklik ya da bağımsızlık mücadeleleri veya mikro milliyetçilikler ortaya çıkmaktadır.”4 “Millet” merkezli Osmanlı yapısının “ulus” merkezli yeni bir tanımlamayla dönüşüm süreci İttihat ve Terakki Cemiyeti kanalıyla kurumlaşan Türkçülük akımının itici gücüyle hız kazanmıştır. Türkçülüğün diğer kavimleri Türkmen kavminin “Türk Ulusu” olması uğruna yok edilmesi stratejisi beraberinde aynı yıkıcı ideale başka kavimlerin de sarılmasını getirmiştir. İttihat ve Terakki’nin teorisinde açıkça “asimilasyon” bulunmaktadır. Akçura şöyle der: “… Din (İslam) birliği olan, aslen Türk olmayıp bir ölçüde Türkleşmiş olanlar Türklere daha fazla asimile olacaklar ve hatta kendilerini asla bu şekilde tanımlamayanlar bile Türk haline gelebilecekler.”5 Benzer bir eritmeci anlayışı başka bir İttihat ve Terakki (İT) teorisyeni olan Hüseyin Cahit (Yalçın) Kasım 1908′de şöyle yazıyordu: “Gayrimüslimler ve Müslümanlar hukuk konusunda şöyle diyebilirler: ‘Bu devlet Grek devleti mi, Ermeni devleti mi, yoksa Bulgar devleti mi?’ Hayır, bu devlet bir Türk devleti olacaktır. Hepsini Osmanlı ismi altında birleştireceğiz. Ancak devletin biçimi, Türk ulusunun özel yararını dışarıda bırakacak şekilde bir değişikliğe asla uğramayacaktır.” Turancı söylemi Osmanlı tebaası içinde bulunan Türkmen olmayan unsurları önce Hıristiyan olanlarından başlayıp sonra Müslüman olanlarıyla asimile etmek, ortadan kaldırmak hedeflerini güdüyordu. İT iktidarı Alman emperyalizmiyle beraber hareket etme ve saldırganlık stratejisi yürütme politikası güderek bir anlamda “yurtta savaş cihanda savaş” siyaseti izliyordu. İşte bu saldırgan çizgi sebebiyle Osmanlı I. Dünya Savaşı’nın içerisine saldırgan taraf olarak girmişti. Hukuken Rusya’ya savaş açan taraf olarak bölgede yaşanan olayların da müsebbibi durumdaydı. Dolayısıyla 1914-1918 yılları arasında Anadolu’da yaşanan çetelerin işledikleri karşılıklı savaş suçları (Ermenilerin katledilmesi ve Ermeni ulusalcılarının Müslüman ahaliye karşı yaptıkları katliamlar) hukuken Rusya’ya saldıran İT Turancılığının sonucudur.
İttihat ve Terakki’nin Temelleri: Komitacılık, Yahudi Burjuvazisi, Pozitivizm
Selanik’te oldukça güçlü bir ticaret burjuvazisi yetişmişti. Selanikli dönmeler (Sabetay Teşkilatı) kültür seviyeleri, yabancı dil bilmeleri, kurdukları basım evleri, gazeteleri, kulüpleri, özel okulları ile bir ticaret burjuvazisi olarak sivrilmişlerdi. Sabetaycılar ve Museviler, Jön Türk hareketini desteklemekteydiler. Bir rejim değişikliğinin, onlara, Rum ve Ermeni işadamlarının İstanbul’daki tekel durumunu yıkmaya fırsat vereceğini ummaktaydılar. Bu yükselen ticaret burjuvazisi, çıkarları gereği, daha çok merkez devletlerine, Almanya ve Avusturya’ya yakındı. İngiliz ve Fransızlar, Türkiye ile olan ekonomik ilişkilerinde genellikle Rum ve Ermenilere yaslanıyorlardı. Türkiye ile ekonomik ilişkileri hızla gelişen Almanlar ise daha çok Yahudi ve Müslüman burjuvaziye dayanma eğilimi gösteriyorlardı. Mason dernekleri aracılığıyla, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri ve Selanik burjuvazisi arasında ilişkiler kurulmuştu. İşte böyle bir politik ortam ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde, 1908 Hareketi gerçekleşmiştir.
Hareket yalnızca bir subay ve aydın hareketi olarak kalmamakta, ekonomik hayatta paşalar ile Rum ve Ermeni zenginlerinin kurdukları tekeli yıkmaya azimli bir ticaret burjuvazisi tarafından desteklenerek bir toplumsal temele oturmaktaydı.6 31 Mart’ta Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun 3. Kolordu Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa’dır. Masonların kendilerinin verdiği ünlü mason listesinde de bu ismi görmekteyiz.7
Hareket Ordusu’nun Kolağası da Mustafa Kemal’dir. Alman yanlısı İTC içindeki Yahudi ve Sabetaycı unsurların başat unsur olması nedeniyle, Ermeni soykırımı ile gerek Yahudilerle Ermenilerin tarihsel düşmanlığı gerekse de “Türk” burjuvazi yaratma çabasıyla, sorun çıkaran Ermeniler ile topyekun bir hesaba girişti. Devir cumhuriyet devriydi. Burjuvaziye mal satması için; bir devlet (cumhuriyet), bir ideoloji ulusçuluk, bir ulus (Türkler), bir milli pazar (Anadolu) gerekiyordu ve bu da oldu. İTC gerek yöneticileri gerekse de ideologları açısından önce Sabetaycı sonra da Yahudi kimliğin ağır bastığı bir yapıydı ve Yahudilerin o dönemde bir devlete, ülkeye ihtiyacı vardı.8

Ermeni trajedisi sebebiyle mahkum olan komitacılar daha sonra Mustafa Kemal’in önderliğinde gizli Karakol Teşkilatı çatısı altında örgütlendiler.9 Karakol Teşkilatı İttihatçı komitacıların “milli mücadele” sürecindeki devamıydı. Karakol Teşkilatı içindeki Enverci ve M. Kemalci kanatlar 1923′e kadar egemenlik mücadelelerini sürdürdüler ancak etkin olan M. Kemal önderliği olmuş, tehcir kadrosu Cumhuriyetin kurucu kadrosuna dönüşmüştü. Tarihte ilginç bir nokta ise o dönemdeki Kuvay-ı Milliye’nin daha çok Enver Paşa kadrosu kontrolünde olduğudur.10
İstanbul’da yaşayan Yahudilerin bu sıkıntılı günlerde Türkçü davasının başarıya ulaşması için gösterdikleri çabaların bir boyutu da, Milli Hükümete istihbarat ve silah-malzeme sağlamak alanlarında belirginleşmiştir. Davaya özellikle istihbarat sağlayarak hizmet edenlerin başında Avram Galanti gelmektedir. Çetin Yetkin, şu bilgileri paylaşır okuyucularıyla: “Ayrıca belirtelim ki, babasının da aynı tür eylemler içinde olduğuna ilişkin dağınık bilgiler edindiğimiz iş adamı Üzeyir Garih’e başvurarak bu konuda bir bilgisi bulunup bulunmadığını sorduğumuzda, kendisinden babasının 1919 yılından başlayarak Anadolu’ya adam kaçırma ve istihbarat sağlama işinde Miralay Behiç Bey (Ertekin -daha sonra Viyana ve Paris Büyükelçisi) ile birlikte çalıştığını, ilişkili olduğu bir başka kişinin de Kara Kemal olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.”11 Ayrıca İTC kadrolarının Balkan savaşlarından elde edilen bir tecrübe olarak Arnavut milisleriyle birlikte çeteci örgütlenmeyi model aldıklarını bilmekteyiz.12
Böylesi bir toplumsal zeminden gelen İTC diktatörlüğünün Alman emperyalizminin ileri karakolu olma işlevinden fazla da bir görevi yoktu. Turan hayaliyle Almanya’nın Rusya’ya karşı bir cephesi olmayı kabullenen İTC yönetimi bu sahte özgüvenle Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu hezimetlere sürüklüyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın da Sarıkamış harekatında özel operasyonlar için harekata geçirildiğine ve bundan böyle ırkçı-Turancı İTC politikasının vurucu gücü olarak önemli bir yer tuttuğuna tanık olmaktayız. Harekât başlar başlamaz İttihat-Terakki’nin önde gelen isimlerinden ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın siyasi şeflerinden Dr. Bahattin Şakir’e çeteler oluşturarak Kafkasya’ya girmesi için asker tahsis edilmişti. Kafkas cephesinde yapılacak kontr-gerilla harekatını Bahattin Şakir’in yanı sıra Bâb-ı Âli baskınının ünlü silahşörü Yakup Cemil ve Alman subaylardan Lange örgütlemekteydi. Çete faaliyetlerinin organizesi için İstanbul’dan Erzurum’a gelen Bahattin Şakir öyle coşkuludur ki, gelirken yol kavşaklarına “Turan’a buradan gidilir” yazılı levhalar koydurmuştur. Doğu cephesindeki bu büyük bozgun hem Almanya, hem İTC yönetimindeki Osmanlı için büyük bir darbe olmuştur. Sarıkamış bozgunu, Turan yolundaki parlak hayallerin de sonu anlamına geliyordu.13 Enver Paşa acımasızlığıyla Sarıkamış’ta binlerce askeri ölüme sürüklerken bu beceriksizliğini İstanbul’a Sarıkamış zaferi(!)ni anlatan yalan haberleriyle telgraf çekerek ört bas etmeye çalışıyordu.14
Alman ordusu Osmanlı ordusuyla üst düzey kademelerde iç içe geçmişti. Liman von Sanders 1914 Ocakı’nda Osmanlı ordusunun genel müfettişliğine atandı. Albay Bronsart von Schellendorf Osmanlı Genelkurmay Başkanı’ydı ve aynı zamanda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı’ydı. Böylece Harbiye Nazırı ve ordunun başkomutanı olan Enver Paşa’ya en yakın olan Alman’dı. 1914 Aralık ayında General Von der Goltz, özel bir askeri heyetle İstanbul’a geldi ve Padişah’a askeri danışmanlık yapmaya başladı. Von der Goltz daha sonra Mezopotamya’daki ordunun başına geçti. Bavyeralı Kurmay Albay Kress Von Kressenstein Mısır’a saldıran (Ocak 1915) birliklerin başındaydı ve 1917′den itibaren Mezopotamya’daki ordunun komutasını eline aldı. Amiral Von Usedom tahkim edilen İstanbul ve Çanakkale boğazlarının savunmasını üstlenmişti. Açıkça görüldüğü gibi, Alman subayları her tarafta anahtar pozisyonları ellerine geçirmişlerdi. Hıristiyanların katledilmesine dair İstanbul’dan verilmiş bir emrin olduğuna dair bir belge bulunmamaktadır. Almanların, katliamlara sessiz kalmalarının ötesinde, bizzat böyle bir emrin, Almanlar tarafından verildiği ve katliamların Almanlar tarafından gizli bir şekilde yönetildiğine dair iddialar da bulunmaktadır. Doğrudan Alman emperyalizminin kontrolünde bir soykırım yürütülmese de, suçun Almanya’nın gölgesinde işlendiği kesindir. İstanbul işgal edildiğinde kentten kaçan Enver, Cemal ve Talat paşaların yanı sıra, Liman von Sanders de kaçmıştır. Bir gazete bunun nedenini katliamlardan sorumlu olması olarak açıklar. Osmanlı arşivlerinde ise Liman von Sanders’in tehcir organizasyonu için görevlendirildiği belirtilmektedir. Bu görevlendirmenin sebebi tam da İT-Alman ittifakının batıya doğru değil Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk-Müslüman topluluklarıyla buluşarak doğuya doğru genişleme stratejisinde aranmalıdır. Bu nedenle de Doğu Anadolu’nun Ermenisizleştirilmesi, cephe koşullarında aniden ortaya çıkan gelişmelere bağlı kendiliğinden bir tepki değildir. Zorunlu göç ettirme kararı gerekçesinin Rusya’ya karşı açılan cephede, Turan’a giden yolun, Ermeni kavminden ve gayrimüslim halklardan arındırılması olduğu açıktır. Sarıkamış bozgunu, bu kararı hızlandıran olaylardan biridir. İttihatçı maceranın faturasını Anadolu’da yaşayan (masum) gayrimüslim Ermeni, Asurî ve müslim Türkmen/Kürt insanları ödemek zorunda kalmışlardır. Ulus devletin inşâsı yolunda verilen kurbanlar kan ve göz yaşıyla beslenen bir kurgunun zorla doğrulanması ve yaşatılması için verilmişlerdir. Tek dil, tek ulus ve tek bayrak gibi tek tipçi bir yapıya sahip olan ulus devletin, Osmanlı millet yapısındaki farklılıkların zenginliğinin yerine oturtulmaya çalışılmasının bir ifadesidir aynı zamanda yaşananlar. Rusya ile hiçbir teması olmayan savaş hatlarından yüzlerce km. uzakta (örneğin Edirne’de, Eskişehir’de) kendi halinde yaşayan binlerce Ermeni’nin savaş alanının içine doğru sürgün edilmesi geleceğini sağlama alan bir uluslaşmanın eseridir. Taner Akçam’ın ifadesiyle 1915 olayları “Türkleşme” ve “homojenleşme” yolundaki en önemli adımdır. Cumhuriyetin kuruluşunun ön koşulları bu kırım sayesinde yaratılmıştır. Dönemin önderleri bunu açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir. Cumhuriyetin ilk meclisinde, vatanı kurtarmak amacıyla kendilerine “katil” denilmesini bile göze aldıklarına dair yollu konuşmalar yapılır. “Tehcir meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye veren ve hepimizi katil telakki ettiren bir vaka idi. Bu yapılmazdan evvel alemi nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun bütün gayz ve kinini bize tevcih edeceklerini biliyorduk. Neden katillik unvanını nefsimize izafe ettik? Neden o kadar azim, müşkül bir dava içine girdik? Sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes bildiğimiz vatanımızın istikbalini tahtı emniyete almak için yapılmış şeylerdir.”15
Tehcir: Bir Soykırım Yöntemi
Soykırımın illa Hitler’in yaptığı gibi özel kamplarda yapılmasına gerek yoktur. İddia edilen bahanelerle ilgisi olmayan yüzbinlerce insanı öleceklerini bile bile yollara çıkartıp kasten hastalıklara, hava koşullarına kırdırtmak bütün bunların üstüne de yollarda özel tutulmuş görevlilerce erkeklerini öldürmek, kadınlarını kaçırıp tecavüz etmek de İTC usulü bir soykırımdır… Tarihçi Akçam daha sonra şu tespitlerde bulunmaktadır: “Ermeni tehciri ve soykırımına ilişkin Amerikan, İngiliz, Alman, Avusturya arşivleri binlerce belge ile doludur. Bu belgeler birbiri ile ve Osmanlı arşivlerindeki belgelerle büyük uyum içindedirler. Ve amacın basit bir sürgün değil, imha olduğu yolunda ayrıntılı bilgiler içerirler. İT Partisi Merkez Umumisi tutanakları, Teşkilat-ı Mahsusa belgeleri, Harbiye ve Dahiliye nezaretlerinin bazı evrakları ise yok edilmişlerdir. Bunu, 1919-21 yılları arasında İstanbul’da görülen davalarda sanıklar söylemiştir. Paris barış görüşmelerinden olumlu sonuç almak ümidiyle, İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında 1919 Ekim ayında Amasya’da yapılan protokolde de ifade edildiği gibi, 1915 suçlularının yargılanması “siyaseten elzem” görülüyordu. İstanbul’da bu dönemde 38 dolayında dava görüldü. Bu davalarda onlarca belge, sanık ifadesi vb. yer aldı. Davalarda sanıkların büyük bir kısmı Türk şahitlerin ifadelerine göre cezalandırıldılar. 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa, Trabzon Garnizon Komutanı Avni Paşa, Halep Valisi Celal bunlardan sadece bazı isimlerdir. Burada uzun uzun bu belgelerden alıntılar yapmak istemiyorum, ama Bahattin Şakir’e ait, “Sizin oradakileri kestiniz mi yoksa başka yere mi yolladınız?” türünden birçok belge İstanbul duruşmalarında okundu. Birçok devlet görevlisi bu duruşmalarda,
Ermenileri imha için İstanbul’dan kendilerine emir geldiğini sözlü ve yazılı ifadelerde dile getirdiler. Yozgat Mutassarıfı Celal örneğinde olduğu gibi, şahitler ve hatta sanıklar -Yozgat davasında idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal, Bayburt davasında idam edilen Nusret- kendilerine böyle emirlerin merkezden geldiğini söylerler. Bu emirlere uymadıkları için devlet görevlileri görevlerinden alındı veya öldürüldüler. III. Ordu Komutanı Vehip Paşa verdiği yazılı ifadesinde, gizli tehcir emri yanı sıra, bölgedeki öldürme işlerinin doğrudan Bahattin Şakir tarafından organize edildiğini söyledi. 1918 Kasım ayında Hükümet üyesi Reşit Akif Paşa Meclis kürsüsünden, Dahiliye Nezaretinin (İç İşleri Bakanlığı) bölgelere gizli bir emir gönderdiğini ve bu emirle birlikte parti sekreterlerinin ölüm emirlerini bölgelere taşıdığını açıkladı. Tüm arşivlerdeki bilgiler, Osmanlı mahkemeleri tutanakları ve görgü tanıklarının anlattıkları tüm bölgelerdeki uygulamaların aynı resme uygun olarak yapıldığını gösterir. Önce, sürgünler, genel kural olarak insanlara birkaç saat zaman tanınarak yapıldı. Yıkadıkları çamaşırları kurutamadan ve ıslak elbiselerini değiştirmeden yola çıkarılanlar bile vardır. Siz bir halkı sadece “tehcir” amacıyla harekete geçireceksiniz ve yanlarına hiçbir şey almalarına müsaade etmeyeceksiniz. Tuhaf bir durumdur bu. Daha sonra erkekler kadınlardan ayrılır, elleri bağlanır ve belli yere gelindiğinde toplu olarak öldürülürler, sonra genellikle kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan konvoylara yol boyunca saldırılar düzenlenir. Gerek yolda gerek varış yerlerinde hükümet hiçbir biçimde yardım etmez ve yardım etmek isteyenleri görevlerinden alır. (Hüseyin Kazım Kadri ve Çerkez Hasan vb. örnektirler) Tüm anı, belge, hatıra vb. bu tabloda fazla bir değişiklik yaptırmaz. Bir örnek ile konuyu kapatmak istiyorum: 30 Mayıs ve 5 Haziran 1915 tarihli Bakanlar Kurulu kararlarında, göçe tabi tutulan Ermenilerin, mallarının dökümünün yapılacağı ve zararlarının tanzim edileceği yazılıdır. Yani, yasaya göre Ermenilere gittikleri yerlerde, bıraktıkları malların değeri kadar karşılık verilecektir. Bu konuda Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) tarafından bir komisyon kurulur. Komisyon köy köy malların dökümünü çıkartır. Bu konuda yüzlerce yazışma vardır. Yani devletin, köy köy döküm çıkartmada hiç bir sorunu yoktur. Hatta, bu malları zimmetine geçirenlere karşı açılmış davalar bile vardır. Ama çok ilginçtir. Tek bir Ermeni’ye bile yerleşme ve malının karşılığının verilmesine ilişkin tek bir belge bile yoktur. Ermenilerin boşalttığı köylere ise aynı süre zarfında 700.000 üzerinde Müslüman yerleştirilir. Yani, devletle, tehcirle aynı anda başlayan yoğun bir yerleştirme işi de yapar ve bu iş büyük bir sorun olmadan başarıyla halledilir. Bunlara ilişkin de belgeler vardır. Ama dediğim gibi, tüm Ermeni mallarının dökümünü çıkartan, çalanı yargılayan, buralara 700.000 Müslüman yerleştiren devlet, nedense tek bir Ermeni’yi bile yerleştirmeyi başaramıyor.”16 Tehcir yoluyla malları yağmalanan, yollarda hastalık ve soğuktan kırılan, çöllerde perişan olan yüzbinlerce insan sistematik olarak yol kesmelerle ortadan kaldırılmışlardır. Tehcir sebebiyle Ermeni aydınlarının bir çoğu da “temizlenmiştir”.17 Tehcirin en önemli etkilerinden biri de karşı milliyetçi öfkeyi tetiklemiş olmasında yatmaktadır.
“Biz” ve “Öteki”ler Kimler?
Elbette tarihte Ermeni ulusalcılığının ürettiği bir dizi savaş suçu da mevcuttur. Bu savaş suçlarının mezalim olarak tanımlanması da gayet yerinde bir tespittir. Rusya ordusunun öncü birlikleri olarak Doğu Anadolu’ya sürülen ve genellikle Rusya Ermenistan’ı uyruklu “Fedayi”18 grupları bugün halen Müslüman kesimin belleğinden silinmeyen insanlık dışı eylemlere imzalar atmışlardır.19 Fedayilerin bölgedeki özellikle Kürt Müslümanlara olan öfkesini II. Abdülhamid döneminde başlatılan ilk Ermeni katliamlarında Kürt aşiretlerinin Hamidiye alaylarında aktif görev almalarının intikamı olarak görebiliriz.20 Ancak bu zulmün başka bir zulmü ört bas etmek, hatta haklı göstermek için Türk ulusalcıları tarafından kullanıldığını da belirtmemiz gerekir. “Ermeni sorunu” etrafında gelişen tezler ve anti-tezlerin zaman ve faillerden bağımsızlaştırılarak Ermeniler-Türkler gibi bir saflaşmayla değerlendirilemeyeceği ortadadır. Gerek çağdaş hukukun gerek de İslam hukukunun asli prensiplerinden biri de suçun şahsiliğidir. Ortada bir soykırım ya da mezalim var ise bu suçun faili topyekun bir kavme mal edilemez. Suçu işleyen kişi ya da kurumlardır.21 Aslında bu mâl etme, ulus kimliğin “biz” bilincini ikame etmeye yaramaktadır. “Biz Türkler Ermenileri katletmedik.” cümlesini kurmamızı isteyenler biz bilincini inşa eden kimliği “Türklük”le tanımlayanlardır. Aynı hayali cemaat tasarımı Ermeni ulusalcılığı için de geçerlidir. Bu sefer de ulus kimlik tasarımındaki terbiye edici cümle şöyle kurdurulur: “Biz Ermenileri o Türkler katletti, o halde Türkler suçludur” Oysa gerçek, ulusalcıların kurdurttukları böylesi cümlelerle değil şöyle bir ifadeyle dile getirilebilir: “İttihat ve Terakki yönetimi 1915′te yaşayan Anadolu Ermenilerine tehcir ve soykırım uygulamıştır/Ermeni ulusalcısı bazı gruplar bölgedeki Müslümanlara kırım uygulamıştır.” Bu adil tutumu gösterebildiğimizde herhangi bir kampın kan davacısı değil sağlıklı düşünebilen adil bireyler olabiliriz. Bahsini ettiğimiz tavrı o dönemde gösteren şahıslar da olmuştur. Örnek olarak dönemin yüzbaşısı Ahmet Refik Altınay gösterilebilir. Altınay 1919′da yazdığı “İki Komite İki Kıtal” başlıklı anılarında İTC’nin emrindeki komitelerinin uyguladığı sistematik Ermeni katliamını ve Fedayi kuvvetlerinin uyguladığı Doğu Anadolu’daki Müslüman ahali’nin imhası operasyonlarını anlatmaktadır.22 Her ulus tasarımı beraberinde kendi tarihini de kurgulamak zorundadır. Bu zorunluluk sebebiyledir ki yalan ile gerçek adalet gözetilmeksizin resmî tarih tezlerinde insanlara empoze edilir. Prof. Berktay’ın dediği gibi: “Herkesin bir öyküsü vardır, Türklerin bir öyküsü vardır. Bulgarların, Yunanlıların, Ermenilerin bir öyküsü vardır. Bu öykülerin her birinde, öyküyü anlatanlar sadece kendileri kurbandırlar. Başkalarına hiç haksızlık yapmamışlar ve hep onlar mağdur olmuşlardır. Mesela bugünlerde ’1915 Ermeni katliamı hatırlanıyor da 1896-1900 yıllarında Müslüman nüfusa karşı yapılan Girit katliamı hatırlanmıyor’ denmektedir.”23
“Ulus Kimlik” Emperyalizmin Gözetiminde İnsan Yer!
Ulus kimliğin inşasında doğal olanın bozulması, gerekirse yok edilmesi yöntemi kaçınılmazdır. Bunu “Amerikan ulusu”nun üretiminde görebiliriz. Hayal edilen bir “vatan”da hayal edilen bir “ulus” gerçek hayatta, başkalarının toprakları ve yaşamları yok edilerek üretilmiştir. Kızılderili katliamı bu üretimin sonucudur. Siyonizm’in “topraksız halka halksız toprak” söylemi de aslında dünyanın farklı yerlerinde yerleşimleri olan sıradan Yahudilerin, üzerinde yaşayan bir halkı olan Filistin’de hayali “İsrail ulusu”nu yaratma amacını meşru kılmaya yönelik bir yalandır. “Bosna’da Soykırım Günlüğü” eserinin yazarı Roy Gutman soykırımın işleme mantığını irdelerken şu sonuca ulaşır: “1939′da Almanya’nın Polonya’yı işgalinden on gün önce Adolf Hitler, üst düzey komutanlarını toplayarak onlara planını açıklamıştı. Plana göre ilk olarak askerî zaferin kazanılması gerekiyordu. Bu plan, Nazi usulü “etnik temizlik” diye adlandırılır. Hitler gizli toplantıda şunu söylüyordu: “Asıl hedefimiz Polonyalıların nüfusunu azaltmak ve buraya Almanları yerleştirmek… Tarihte de şunu görüyoruz: Cengiz Han amacına ulaşmak için milyonlarca kadın ve çocuğu öldürdü… Polonya asıllı ve Lehçe’yi konuşan kadın ve çocukları öldüreceksiniz. Hayat sahası ancak bu şekilde kazanılır. Ermenilerin katledilmesinden sonra, bugün onların hiç sözünü eden var mı?” Hazır bulunan amirallerden birisi katliamı önlemek amacıyla bu bilgileri İngiliz elçiliğine sızdırdı. Bu tarihi örnekten çıkardığımız en büyük sonuç; Hitler’e bu cesareti veren Batılı politikacıların korkak tavırlarıydı. Çünkü Hitler, İngiltere ve Fransa başbakanları Neville Chamberlian ve Edovard Daladier’i kastederek komutanlarına şöyle diyordu: “Ben bu zavallı kurtları Münih’te tanıdım. Onların saldırmaya cesaretleri yoktur. Ambargo dışında onların elinden bir şey gelmez.” Müttefikler, Almanya’yı yendikten sonra Nürnberg’te Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ni kurarak ilk tarihi örneği oluşturdular. Fakat Hitler’in soykırım hakkındaki ifadeleri, doğruluğunu kanıtlamış oldu. II. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, bugün, Sırbistan’ın Bosna’da çıkardığı savaşta şunu görüyoruz: Canavar ruhlu bir liderin elindeki bölgesel bir güç, askerî üstünlüğe ve aşırı milliyetçi bir ideolojiye sahip ise böyle bir durumda “etnik temizlik” meşru hale geliyor. Eğer bu durum, büyük bir gücün çıkarlarına ters düşmüyorsa müdahale olmuyor ve “etnik temizlik” kolayca icra ediliyor.”24 Peki etnik temizlik denen bu insanlık suçları neden önlenemiyor? Bunun cevabını da “soykırım”ın emperyalistlerin çıkarları arasında bir araç olmasında görmekteyiz. Gutman şu tespitlerde bulunur: “Hitler 1939′da, 1920′lerin başlarında ABD’nin politikasının değişiklik geçirdiği bir dönemde Ermenilerin katledilmesini kimsenin hatırlamamasıyla övünebilir. Fakat Türkiye’deki yeni Batıcı idare, I. Dünya Savaşı’nın sonunda, yaklaşık bir milyon olduğu tahmin edilen, Ermenilere karşı soykırımı plânlayan ve uygulayan yüzlerce milliyetçiyi yargıladı. Tabi ki bunu Müttefiklerin ve özellikle de ABD’nin İstanbul sefiri Henry Morgenthau’nun baskıları sonucu yapmak zorunda kaldılar. Washington’daki bir yönetim değişikliğinden sonra ve Türkiye’de de milliyetçi Kemal Atatürk’ün “Jön Türkler”in yükselişe geçişiyle ve bu arada Osmanlı İmparatorluğu’nun petrol bölgelerinin bir paylaşıma sahne olmasıyla birlikte ABD’nin tavrında ekonomik çıkarlar lehinde büyük bir değişiklik oldu. ABD ticarî çıkar için İngiltere ve Fransa ile yarışmaya başlayınca ABD’li diplomatlar, insanî suçların takibine teknik olarak karşı çıktılar. Bu nedenle yargılamalar durdu. Aynı şekilde II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg da valarının görülmesinde de aynı şeyler vuku buldu. Amerikan iş çevreleri, yatırımlarının tehlikeye girmemesi için ileri gelen Alman sanayicilerinin yargılanmasını engellediler. Bu sanayiciler, toplama kamplarında bulunan tutukluları köle gibi çalıştırmışlardı. Kamboçya’daki katliamdan sonra hiçbir ülke katliamı yapan Kızıl Khmerler’in savaş suçluları olarak yargılanmalarını istemedi. Hatta ABD, Vietnam’ın Kamboçya’ya saldırması üzerine Kızıl Khmerler’e para yardımı yaptı.25 Görüldüğü üzere emperyalistlerin çıkar oyunları arasında katliamlar dün de bugün de görmezlikten gelinebilmekte, daha sonraları yine çıkarların seyri yönünde hatırlanabilmektedirler. Bugün TC’ye karşı bir koz olarak Ermeni soykırımını hatırlayan emperyalistler o günlerde suskun bir onay içindeydiler. Tıpkı Halepçe katliamını İran sebebiyle “görmeyen”lerin bugün çıkarları doğrultusunda “hatırlamaları” gibi! Dolayısıyla “soykırım” (genocide) suçunu emperyalist çıkarlar merkezinde “unutmak ya da hatırlamak” ahlaksızlığından bağımsız biçimde her türlü insanî suç her zeminde sadece insani temellerle gündeme taşınmalıdır.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın “Temizlikleri”
Revizyona uğratılmış, ikinci İT dönemi olarak adlandırabileceğimiz 1923 Kemalizm iktidarı26 bu malzemenin üzerine yenilerini de ekleyerek sorunu büyütmüştür. İlk İTC iktidarı Alman emperyalizmiyle beraber dışarıya doğru dalga dalga saldırganlaşan bir politika izlerken ikinci İTC Kemalist yönelim içeriye doğru saldırganlaşan ve İngiliz emperyalizmiyle dirsek temasında bir çizgiyi rota olarak belirlemiştir. Orta Asya’ya yürürken yolunun üstündekileri “temizleyen” ilk İTC yerini Kemalist iktidara devretmiş, o da Anadolu üzerinde yükselen ve içerideki düşmanlar olarak belirlenen İslami kesimleri ve Kürt kavmini temizlemeyi kendine görev edinmiştir.27 Her iki “temizlik” için de aynı örgüt kullanılmıştır: “Teşkilat-ı Mahsusa.”
Yaratılmaya çalışılan “Türk Ulus Devleti”nin derin kanadını oluşturan bu kurum 1915′te aldığı görevden dolayı merkezini Erzurum’a taşımıştır. 1915′teki “temizliğin” adım adım nasıl planlandığı, uygulandığı açığa çıkmış Teşkilat-ı Mahsusa’nın belgeleri ve yöneticilerinin anlatımlarıyla da kanıtlanmıştır. Falih Rıfkı Atay, 1914′te bu gruba katılma isteğinin üstleri tarafından “Bu iş sana göre değil, biz çetelere hapishaneden adam arıyoruz, senin gibi genç arkadaşların yeri orası değildir.” dediğini anlattıktan sonra Genel Merkez’den ayrıldığını ve “Bu katiller ordusundan hiçbir şey anlamadım.” dediğini anlatır.28 Atay daha sonra olayı anlar ve şu tespitte bulunur: “Ne acı şeydir ki, bu facia olmasaydı, Kuvva-yı Milliye hareketi tutunamazdı.”29 Teşkilat-ı Mahsusa hapishanelerdeki tutukluları Ermeni soykırımına katılmaları koşuluyla salmıştır. Mahkumlar, eşkıyalar ayrıca Balkan ve Kafkasya’dan gelen göçmenlerden yararlanılarak soykırım yürütülmeye çalışılmıştır. Özel yasalar, fonlar, kadrolar, silahlar ve mühimmat ile donatılan bu kişiler yarı-özerk bir “devlet içinde devlet” olarak iş gördüler.30 Görevleri, Anadolu’nun uzak iç bölgelerinde yerleşmek ve Ermeni sürgün konvoylarına pusu kurup imha etmek idi.31 Kadroların neredeyse tamamı, hem Dahiliye hem de Adalet Nazırlığı’nın çıkardığı Özel bir afla imparatorluğun hapishanelerinden serbest bırakılmış mahkumlardan oluşuyordu.32 10 Kasım 1918′de Osmanlı Meclisi Beşinci Şubesi önünde tanıklık yapan eski Adalet Nazırı İbrahim, canilerin hapishaneden bu şekilde serbest bırakıldıklarını kabul etmişti. Altınay bizzat kendisinin yaşadığı olaylardan bir kesit sunar anılarında. Altınay’ın bir Osmanlı subayı olarak yaptığı, Ermeni soykırımına yönelik ortaya koyduğu tanıklık, İTC ve kontrolündeki çetelerin işledikleri cinayetlerin ifşa edilmesi açısından önemli bir belge niteliğindedir. Altınay devrin Susurluk vak’asını bizzat katillerin dilinden anlatır. Anlaşılan odur ki o günküler de bugünküler gibi işledikleri cinayetleri “vatana hizmet” diye meşrulaştırırlar kendilerince:
“Uzun boylu Çerkez Ahmet, diğeri ise teğmen Halil’di, işte bunlar Teşkilat-ı Mahsusa’nın çete reisleriydi. Özellikle Halil’in gaza’sı daha büyüktü. Bu mücahit milletvekili, Suidi Bey’in çetesi Ardahan’a girdiği zaman o da Artvin’e girmiş, bu güzel beldede yaşayan mutlu Ermenileri perişan etmişti. Bu felaketli haberi Ulukışla’da bulunduğum zaman işitmiştim. Bir Alman gazete muhabiri çetelerin işlediği cinayetleri şöyle anlatıyordu: “Görseniz, ne zalimce hareketlerde bulundular! Lanet olsun! Bir daha bu adamlarla birlikte yola çıkmam. Ne Müslümanı tanıyorlar, ne de Hıristiyanı… Şimdi orada Müslüman Müslümanla çarpışıyor.” Alman gazete muhabirinin bu sözleri gerçekti. Üç sene sonra Artvin’e gittiğim zaman onun anlattıklarının ne kadar doğru olduğunu bizzat gördüm. Zavallı Ermeni kadınları Türk üniforması gördüklerinde ezile büzüle duvar diplerine kaçışıyorlardı. Cennet misali güller, çiçekler ve meyve ağaçları ile ruhlara zevk ve neşe veren bu güzel belde artık bomboştu. Halil ve arkadaşları Artvin halkına o derece zulmetmişlerdi ki, Ermenilerin teşviki ile Rus hükümeti tarafından Sibirya’ya sürülen İsmail Ağa, bu bahtsız milletin çektiklerine ne kadar üzülmüş ki, Rusların çekilişinden sonra onları her türlü saldırıdan korumaya çalışmıştır. Ermenilere yapılanlar için Çerkez Ahmet çok önemli bir belge niteliğinde idi. Bu kanlı olayın nasıl cereyan etliğini bizzat onu yapanlardan dinlemek istedim. Çerkez Ahmet’e doğu illerinde neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbiri üzerine attı, sigarasının dumanını karşıya doğru savurarak: “Bey birader, dedi, şu harp namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün! Van ve havalisini Kabe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir Ermeni’ye rastlayamazsınız. Vatana bu kadar hizmet ettikten sonra Talat denen hergele İstanbul’da buzlu bira içerken ben burada gözetim altında tutulayım! Yok, bu durum haysiyetime dokunuyor!” Çerkez Ahmet’in bir arkadaşı vardı. Zeki Bey’i onunla birlikte öldürmüşlerdi: Nazım’ı Ahmet’e onu sordum: “Sus, bey birader, dedi, zavallı şehit oldu!” Ben Çerkez Ahmet’ten daha fazla bilgi almak istiyordum: “Peki! Bu Zehrap filan ne oldu? A!.. Duymadınız mı? Hepsini geberttim dedi.” Sigarasının dumanını tekrar havaya doğru üfledi, sol eliyle de bıyıklarını düzelterek sözünü şöyle sürdürdü: “Halep’ten çıkmışlardı. Yolda onlara rastladık. Derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks dedi ki: Peki, Ahmet Bey, bize bunu yapıyorsunuz, acaba Araplara ne yapacaksınız? Sizlerden onlar da memnun değildirler. O senin bileceğin iş değil, kerata!, dedim ve bir mavzer kurşunu ile beynini patlattım. Sonra Zehrab’ı yakaladım, ayağımın altına aldım. Bir taş alarak kafasına vurdum ve onu öldürdüm.” Dedi.33
Diğer Türk tarihçisi Ziya Şakir’in yazdığına göre, İttihatçılar dünya muharebesinin ilk günlerinde hapishanelerden yüzlerce caniyi bırakıp Hususî Teşkilât’ın ihtiyarına verdiler. Bundan başka, hemen iş için Rumeli’den ve Kafkaslar’dan gelmiş muhacirlerden de istifade olunurdu [1914-1918 Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik; İstanbul 1944, s. 50]. Hususî Teşkilât ülkede (ve habela hariçte) hafiye-casusluk işleri teşkil etmeli, İTC muhaliflerini devlet işlerinde faal iştirak etmek imkânından mahrum bırakmalı idi. Hususî Teşkilât’ın yaranmasında hem Talât hem de Enver müttefik idiler. Lâkin onlardan her biri bu teşkilâtı öz menafime tâbi etmeye çalışırdı. Nihayet, teşkilâtın yaratılması meselesi etrafında her iki rehber arasında cereyan eden zıddiyetler, bir nev’sazişle [uzlaşmayla] neticelendi: Hususî Teşkilât çetelerinin rehberleri Talât’ın başçılık ettiği partiye merkezî komite tarafından tayin olunurdu. Teşkilâtın program ve faaliyet sahasını muayyenleştirmekte ise Enver’in başçıhk ettiği Harbî nazırlığın talimatı esas yer tutardı. Enver ve Talât Hususî Teşkilât uzuvlarını “canlarını vatan yolunda kurban vermeye hazır olan kahramanlar” diye tariflenir, esasında ise onları bir bir payitahttan uzaklaştırırdılar. (s. 101-2)34 Bölgede faaliyet gösteren kişilerden biri de daha sonraları Nursî olarak anılacak olan Molla Said-i Kürdî’dir. Ağabeyi Abdülmecid Nursî’nin yazdığı “Tarihçe-i Hayat” isimli efsane/biyografisinde binlerce Ermeni çocuğunun katledilmek için bir yerde toplandığını o sırada orada askeri yetkili olarak bulunan Said-i Kürdî’nin çocuk katliamını engellediği belirtilir. Bunun üzerine Ermeni Fedayilerin de Müslüman ahaliye aynıyla karşılık verdiği anlatılmaktadır.35 Molla Kürdî, Enver Paşa’yla çok iyi ilişkiler içindedir.36 Hatta bu ilişkilerin sonucu olarak Kürdî, Meşrutiyetin 2. yılında Doğu Anadolu’ya Kürt aşiretlerine İT propagandası için gider.37 TC arşivlerinde kimsesiz kalmış Ermeni çocuklarından bahsedilir ve bu çocuklar için tedbirler alınması için emirler verilir.38 Yine TC Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün kontrolünden geçirilerek kamuoyuna sunulan arşiv belgelerinde Ermenilerin din değiştirmelerinin sürgünde etkili olmamasına dair emirlere39 ancak Ermeni kızların Müslüman yapılarak evlendirilmesine izin verilmesine dair bir çok belgeye rastlamaktayız.40
Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni soykırımı ilk kez Osmanlı basınının girişimleriyle ortaya çıkarılmıştır. 4 Kasım 1918′de, günlük gazete Hâdisât, Sadrazam İzzet’e hitap eden açık bir mektupta, bu örgütün varlığını ve savaş zamanında işlediği suçları ilk kez açıkça ortaya koymuştur.41 Diğer bir gazete (Sabah) ise, Adalet Bakanı’na hitap eden açık bir mektupta, Teşkilat-ı Mahsusa’nın varlığını ve Adalet Bakanı’nın bu örgütün faaliyetlerindeki suç ortaklığını kamuoyu önünde sorgular:
“Her sabah Talat’ın evine, o çetebaşından o iğrenç emirleri almak için, damlamadınız mı? İttihat Partisinin karargahında alınan kararların bir sonucu olarak, masum Ermenileri yerlisi oldukları kasaba ve köylerin civarında baltalarla öldürebilsinler diye en gaddar katilleri İstanbul’un merkez hapishanesinden salıvermediniz mi? Vilayetlerdeki hapishanelere benzer salıvermeler için emir vermediniz mi? Genel amaç en kana susamış katilleri seçmek ve onları (Teşkilat-ı Mahsusa’nın) çete kadrolarına kaydetmek değil miydi? Bu amaçla Temyiz Mahkemesi’ne Başsavcı atamadınız mı? Oysa Harbiye Nazırlığı yüksek rütbeli bir subay tarafından temsil ediliyordu. Ayrıca, seçilmiş mahkumların arzuladığınız vahşet ölçüsünde cinayet işlemeye uygun olup olmadıklarını belirlemek için bir hekimi görevlendirmediniz mi? Cinayet çetelerinin oluşturulması, büronuzun bir kat altında oturan aynı Temyiz Mahkemesi Başsavcısı’nın bürosunda gerçekleşmedi mi? Bu örgütleme faaliyeti, Başsavcılık bürolarının ve Ceza Mahkemesi odalarının bulunduğu koridorlarda ve mahkeme salonuna getirilen mahkumları herkesin görebileceği şekilde haftalar boyunca devam etmedi mi?”42
Devlet Arşivler Genel Müdürlüğü’nün, “Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920)” kitabında yayınladıkları bir belge gayet çarpıcıdır. Dahiliye Nezareti, 29 Haziran (12 Temmuz) 1915 tarihinde Diyarbekir’e şifreli bir telgraf çeker. Telgrafta, vilayet dahilindeki Ermenilerle diğer Hıristiyanların katledildikleri, “ez cümle ahiren Diyarbekir’den sevk olunan eşhas vasıtasıyla Mardin´de murahassa ile Ermenilerden ve diğer Hıristiyan ahaliden 700 kişinin geceleri şehirden harice çıkarılarak koyun gibi boğazlattırıldığı”, öldürülenlerin toplam sayısının 2000 kişi civarında tahmin olunduğu aktarılır. Ve “buna seri ve kati bir netice verilmezse… bi´l umum Hıristiyanların katledilmelerinden korkulduğu” bildirilir. Telgraf şu cümle ile biter: “Ermeniler hakkında ittihaz edilen tedabir-i inzibatiye ve siyasiyenin diğer Hıristiyanlara teşmili kat´iyyen gayr-i ca´iz olduğundan efkar-ı umumiye üzerinde pek fena te´sir bırakacak ve bi´l-hassa ale´l-itlak Hıristiyanların hayatını tehdid edecek bu kabil vekayi´a derhal hitam verilmesi ve hakikat-ı halin işarı.” Belgenin dili son derece açıktır. Ermeniler için kararlaştırılmış olan siyasetin, diğer Hıristiyanlara uygulanmaması gerektiği hatırlatılmakta ve Ermeniler için uygulanan öldürme eylemlerinin, diğer Hıristiyanları da kapsayacak şekilde yapılmasına bir son verilmesi istenmektedir. Yine başka bir belgede şöyle denilmektedir: “Ankara Vilâyeti’ne Keskin kazâsı Ermenilerinin tehcîri sırasında Kâ’im-i makâm-ı Kazâ Tal’at Bey’in bunları Savulya’nın büyük hânına doldurarak bir müddet işkence etdikden sonra bir sâ’at mesâfede ve Cin Ali karyesi kurbunda Gölgeli Burun ve Kavrakalı karyesi hudûdunda Deve Bağırdan mevki’inde balta, kazma, pala ve bıçak misüllü âletlerle öldürttüğü ihbâr edildiğinden mes’ele hakkında serî’an ma’lûmât i’tâ ve mütâla’âtınızın inbâsı” Fî 18 Şubat sene [1]335 Dâhiliye Nâzır Vekîli Ahmed İzzet (BOA. DH. ŞFR, nr. 96/220). Evet devlet güçleri işkence etmekte, baltalarla Ermenileri katletmektedir. Geriye kalan ise olayı formalite icabı merkezi hükümete olayı rapor etmekten başka bir şey değildir.
Peki Teşkilat-ı Mahsusa’ya ve katillerine daha sonra ne olmuştur? Bu sorunun cevabını daha sonra “Kuvay-ı Milliye” olarak kahramanlık efsanesi perdesine büründürülen bu grupların Mustafa Kemal tarafından korumaya alınmasında bulabiliriz. Ermeni soykırımında tetikçilik yapan bu güçlerin bir kısmı iç hesaplaşmayla ortadan kaldırılmış, oluşturulan mahkemelerde suçlu bulunmuş, bir kısmı da Osmanlı yönetimine ve savaşılan azınlıklara karşı 1923′e kadar kullanılmışlardır. Çetecilik, komitacılık geleneği hem Türk(men)ler hem de Ermeni, Laz, Rum ve Çerkez gruplarca kullanılan bir yöntemdir. I. Dünya Savaşı sonrası Türk(men) çeteleri sadece Ermeni soykırımında kullanılmakla kalmamışlar 1920-1923 arası Anadolu’da tam bir terör havası estirmişlerdir. Bu kaosa Ermeni Fedayileri ve Rum çetelerinin eklenmesi Anadolu’yu tam bir kan gölüne çevirmiştir. Kayıtlara göre İstanbul’a Batı Anadolu’dan ve Trakya’dan sığınan Rum çetelerinden kaçarak sığınan Müslüman mülteci sayısı 1920′de 40.000, 1922′de ise 70.000′e ulaşmıştır.43 Ayrıca Kuvâ-yı Milliye baskısından kaçıp İstanbul’a sığınan binlerce Müslüman ahali bulunmaktadır. Resmî tarihçilerden Mehmet Temel ise bu olguyu çete terörü olarak tanımlar ve bunun yararlı bir terör olduğundan, milli bilinci(?) yarattığından bahseder! Kuva-yı Milliye’nin baskı, zulüm ve gasplarından İstanbul’a kaçmak zorunda bulunan ve Kocaeli ve Adapazarı bölgesine yerleştirilen binlerce Müslüman için yardım kampanyaları düzenlenir.44 Tüm bu veriler bize Anadolu’nun 1915-1923 aralığında kıyasıya bir rekabet içerisinde olan bir çeteler diyarı olduğunu göstermektedir.45
Tarihe Kur’an Işığında Müslümanca Bakmak
“Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” (38/26)
“Size ne oldu ki ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden kurtar, bize sahip çık, bize yardım et’ diye feryat eden ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklara rağmen hâlâ Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (4/75)
Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerin ışığında tarihe baktığımızda dili, dini ne olursa olsun zulme uğramış toplulukların yanında olmayı adil olma sorumluluğumuzun gereği olarak görüyoruz. Davud (a) şahsında tüm Müslümanlara Rabbimiz insanlar arasında adaletle hükmetme emrini vermiştir. Kur’an tarafından aynı ayette vahiy ölçüleri dışındaki eğilimlerle adaletten ayrılmanın Allah yolundan sapmak ve nihai yargı gününü unutmak anlamına geldiğini de öğreniyoruz. Nisa 4/75 ise bizlere bu dünyada ezilmiş insanlar uğruna mücadele etmenin Allah yolunda kötülüğe karşı savaşmak olduğunu belirtmektedir.
Ermeni sorunu sadece 1915′le sınırlı kalan bir olgu değildir. Türkçü temeller üzerine yükselen Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık sebebine güç katan, ulusalcılığı besleyen bir malzemedir.46 Zaten bu sorun Cumhuriyet rejiminde devam etmiştir.47 Ermeni sorunu aynı zamanda Müslümanlar için de ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü Müslümanlar sistemli biçimde Cumhuriyet döneminde Türkçüleştirilmiş, ulusal kimliğe yer yer fikirsel zaaflar yer yer de zorla eklemlendirilmişlerdir. Tuhaf olan gerçek ise dindar kesimlerin de celladı olan İTC zihniyetinin işlediği suçların Osmanlı/Türk(?) savunusu adı altında dindar kesimlerce “Ermeni mezalimi” söylemiyle halen savunuluyor olmasıdır. İslami kesim doğrudan bu sorunun bir tarafı olmasa da kimliği gereği adalet gerektiren bir perspektife ve tavra sahip olmalıdır. Müslümanların beraber yaşadıkları toplumda gerçekleşen böylesi zulümlere karşı söyleyecek sözlerinin olmamasıdır asıl yanlış olan.
Toplumsal hafıza ve tarih, “hayal edilen” ulusun ve daha sonra meydana çıkan ulus-devletin yapı taşlarıdır. Tarih, bu milletler topluluğuna uyacak şekilde tek bir biçimde yazılmalıdır; öyle ki bu milletler, hem iyi hem de kötü günde kendilerini tek bir ulus gibi hissedebilsinler. Ernest Renan’ın da küstahça ifade ettiği gibi: “Bir ulus ancak kendi geçmişinin çarpıtılmasıyla oluşturulabilir. Geçmişini çarpıtmadan bir ulus oluşturmak imkânsızdır.” “En yaygın çarpıtma şekli ise ‘unutmak’tır.”48 Bugün Türk ve Ermeni ulusalcılıklarını besleyen bu sorunun en azından vicdani ve ahlaki yönü gözden kaçırılmamalıdır. Ermeni ulusalcılığının abartıları ve Türkçülerin yok saymalarını bir kenara bırakırsak yerlerinden yurtlarından sürülmüş yüzbinlerce insanın acılarını anlayarak, katledilen, işkence ve tecavüzlere uğramış bir o kadar farklı din ve kavimden insanın acılarına Kur’an’ın adalet mesajını duyumsatabiliriz. Politik polemiklerde kağıt üzerinde birer sayı olarak duran, soykırıma tabi tutulan ortalama 800.000 kadın, erkek, çocuk, yaşlı/genç Ermeni’nin bıraktığı anılar, bir o kadar insanın dünyanın dört bir yanına dağılması kuşaktan kuşağa aktarılan bir travma olarak bugün halen yaşamaktadır. Bu travma aynı coğrafyada beraber yaşayan Müslüman ahaliyle gayrimüslim ahalinin dayanışmasını da ortaya çıkartır. Birçok Müslüman kendilerine sığınan Ermenileri saklar, evlat edinir ya da evlenir. Müslümanlar ve gayrimüslimler ortak ağıtlar yakarlar ulusalcı vahşetlere karşın…49
Kur’an, özellikle Buruc Suresi’nde açıkça müminleri her türlü işkence ve katliamın karşısında konumlandırmaktadır. Anadolu coğrafyası üzerinde yaşayan farklı renklerin ulus saplantısı uğruna soldurulmasına karşı fıtrî bir ses olmayı denedik bu çalışmamızda. Ermeni katliamı beraberinde Anadolu’daki diğer farklılıkların da yok edilmesinin yolunu açmıştır. Kemalist rejim bu yolda Rum, Laz, Çerkez, Gürcü, Kirmanc, Türkmen, Pomak, Zaza, Süryani ve ismini anabileceğimiz diğer birçok rengi baskı, inkar ve asimilasyonla “Türk”leştirmeye çalışmıştır. Kimlik olarak “pozitivist Türk” kimliği bugüne kadar zorla giydirilmeye çalışılmıştır Anadolu insanına. Ermeni sorununu irdelemenin amacı kan davası gütmek değil geçmişin sadece daha doğruya yönelik çıkartılacak bir yol işareti olduğu bilinciyle hareket etmek olmalıdır. Ermeni sorunu TC devletinin süreklilik arzeden suç dosyasının da bir kanıtıdır. Bugün TC’nin Osmanlı’nın İslami izler taşıyan yönlerini (halifelik, “millet” merkezli toplum yapısı vs.) kimlik olarak reddetse de bu gibi suçlarını sahiplenmesi ve tüm baskılara rağmen Ermeni sorununu kabul etmemesi manidardır. Derin devlet sürekliliği 9. Cumhurbaşkanı Demirel’e Enver Paşa’ya iade-i itibar yaptırıp adına anıtlar diktirmesine yeterli bir sebep olsa gerektir…
Ermeni sorununa Müslümanların yaklaşım tarzı aynı zamanda tevhidi bilinçlenme sürecinde milliyetçi/mukaddesatçı çizgiyi aşmanın başka bir aşaması niteliğindedir. Müslüman zihin kendisine, egemenlerce çizilen sağcı-ulus kimlikle muğlak bir ümmetçilik arasında gidip gelen zaaflı bir zihin olmamalıdır. Maalesef, İTC’nin tüm kirliliği İTC’yle aynı pozitivist kimliğe sahip aydınlarca reddedilirken kimi “iktidar tutkunu İslamcı aydınlar” “Yüzyılın başında ‘Enverizm’ olarak dışa vuran açılma ve büyümeye dönük tutumun, Osmanlı mirasını sahiplenen, Avrasya vizyonlu bir ufukla yeniden gündeme gelmesi gerekmektedir.”50 diyebilmektedirler. Müslümanlar kimliklerini, Kur’an’ın temel prensiplerine sadık şekilde inşa eden, adaletten asla vazgeçmeyen, İslami kimliği çözmeye yönelik bir girişim olan ulus kimliği cahilî olması dolayısıyla reddeden bir hat üzerinde her dem özeleştiriden geçirmelidirler. Saltanatçı hamasetler, İslam düşmanı iktidarların başkalarına karşı işledikleri insanlık suçlarını savunmaya en azından görmezden gelmeye bizleri itiyorsa düşüncemizin ciddi bir ahlakî ıslaha ihtiyacı var demektir.
Dün Anadolu’da yaşanan Turancı şiddet dalgası, Hitler Almanyası’nda tekrarlanmış, onu Bosna’daki Müslüman soykırımı izlemiştir. Bugün halen Rus işgali Çeçenya’da, Siyonist vahşet Filistin’de sistematik olarak soykırım suçunu işlemektedir. Daha yakın dönemlerde kitlelerin ulusalcı/mezhepçi histerilerle kışkırtılmasının Maraş ve Çorum katliamlarını doğurduğunu unutmamamız gerekir. Ermeni sorunu örneğinde ve diğer soykırımlarda görüldüğü üzere sorunun kaynağı bir kavmin başka bir kavmi yok etme isteğinin ötesinde emperyalizmin çıkar paylaşımıdır. Soykırımlar sorunu emperyalizmin ikiyüzlü çıkarcı yüzünü de ifşa etmek için önemli bir alandır. Emperyalizmin gayri insanî, ahlak-dışı doğasına, cahiliyenin suçlarına ise ancak Kur’an’ın tevhid ve adalet mesajı engel olabilir…
Dipnotlar…:
1-Kieser, Dr. Hans-Lukas “Doğu Anadolu’da Ulaşılmayan Barış”, İsviçre/Basel’de 11 Kasım 2000, Gökkuşağı Derneği’nde verilen seminer tebliği, http://www.hist.net/kieser/pu/ baris.html..
2-Düzel, Neşe, Sabancı Ü. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Berktay’la Röportaj, “Ermenileri Özel Örgüt Öldürdü” Radikal Gazetesi, 09.10.2000.
3-Bkz. Behar, Büşra Ersanlı, “İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmî Tarih Tezinin Oluşumu”, AFA Yay. İst. 1992, Copeaux, Etienne, “Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine”, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst. 1998.
4-Aydın, Suavi, “Kimlik Sorunu, Ulusallık ve ‘Türk Kimliği’”, Öteki Yay., Özgür Üniversite Kitaplığı-16, Ank. 1998, s. 11.
5-Poulton, Hugh, “Silindir Şapka, Bozkurt ve Hilal”, Sarmal Yay., İst. 1997, s. 89.
6-Avcıoğlu, Doğan, “Türkiye’nin Düzeni-1″, Bilgi Yayınları, 12. Basım, İst. 1978, s. 249.
7-Bkz.: http://www.mason.org.tr.
8-Ancak unutmamak gerekir ki Sabetaycılık üzerinden gündemleştirilen popüler komplo teorisyenliğinin tüm olayları tek bir nedene/Yahudiliğe bağlama tavrının zaaflı ve kurgusal bir tavır olduğu da açıktır.
9-Karakol Teşkilatı’yla ilgili bkz.: http://www.mit.gov.tr.
10-Karakol Cemiyeti’nin yapısı, işlevi ve iç çatışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.: Zürcher, Eric Jan, “Millî Mücadelede İttihatçılık” Çev. Nüzhet Salihoğlu, İletişim Yay.
11-Yetkin, Çetin, “Türkiye’nin Devlet Yaşamında Yahudiler”, Gözlem Yayın, İst. 1996, s. 197.
12-Poulton, a.g.e, s. 81.
13-Bkz.: Avcıoğlu, Doğan, “Milli Kurtuluş Tarihi, 1838′den 1995′e”, Tekin Yay. İst. 1986, 3. Kitap, s. 930. Sanders, Liman Von, “Türkiye’de 5 Yıl” s. 56.
14-Müderrisoğlu, A. “Sarıkamış Dramı”, Kastas A.Ş. Yayınları, İst., 1988, s. 583.
15-Hasan Fehmi Bey’in, 17 Teşrinievvel (Ekim) 1336 (1920)’de TBMM’nin gizli oturumunda yaptığı konuşmalar, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 1, s. 177, Ankara, 1985.
16-Akçam, Taner, İki Yanıt, 22.02.2001. http://www.bianet.-org/diger/tartisma909.htm Ayrıca Akçam’ın “Ermeni Sorunu ve İnsan Hakları” isimli kitabı konu hakkında önemli bir araştırmadır.
17-Bu yazar, şair ve gazetecilere Armen Dorian, Rupen Sevag, Yervant Sırmakeşhanlıyan, Rupen Zartaryan ve Krikor Zohrab örnek verilebilir. Bu aydınların yaşamları ve eserleri için bkz.: Tuğlacı, Pars, “Ermeni Edebiyatından Seçkiler”, Cem Yay. İst. 1992.
18-Ermeni ulusalcıları Fedayi çetelerini kendi kurtuluş savaşlarının Kuvay-ı Milliyesi olarak kahramanlaştırmaktadırlar. Tıpkı mukaddesatçı ya da laik Türk milliyetçileri gibi! Bkz.: http://www.fedayi.com.
19-Ermeni ulusalcılığının ürettiği vahşet için bkz.: Altınay, Ahmet Refik, “Kafkas Yolarında Hatıralar ve Tehassüsler”, 1919, Yeni Bas. Fikir Yay. İst. 1992. Müslüman ahalinin katledildiği bölgeler ve yapılan kazılar için bkz.: http://-www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/katliamlar/index.html; Duru, Orhan, “Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’nin Kurtuluş Yılları”, Türkiye İş Bankası Yay, İst. 2001, s. 69-75.
20-Bkz.: Yüksel, Müfid, “Kürdistan’da Değişim Süreci”, Sor Yay. Ank.1993, s. 45-49.
21-Hadduri, Macit, “İslam Hukukunda Savaş ve Barış”, Çev. F. Gedikli, Yöneliş Yay. İst. 1999, s. 110.
22-Altınay, Ahmet Refik, “İki Komite İki Kıtal” 1919, Yeni Baskı İst. 1992, Fikir Yay.
23-Düzel, Neşe, Sabancı Ü. Öğretim Üyesi Prof. Halil Berktay’la Röportaj, “Ermenileri Özel Örgüt Öldürdü” Radikal Gazetesi, 9.10.2000.
24-Gutman, Roy, “Bosna’da Soykırım Günlüğü”, Çev. Ş. Altıntaş, Pınar Yay. İst. 1994, s. 240-241.
25-Gutman, a.g.e, s. 244-245.
26-Bkz.: Zürcher, Erik-Jan “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm”, İletişim Yay., Cilt 2, İst. 2001.
27-Bkz.: Pamak, Mehmet, “Kürt Sorunu ve Müslümanlar”, Selam Yay., Ceylan, Hasan Hüseyin, “Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri”, Rehber Yay., 3 Cilt, İst. 1993.
28-Atay Falih Rıfkı; “Zeytindağı” MEB Yay., İst. 1981, s. 36.
29-Atay, Falih Rıfkı, “Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar” s. 450.
30-Kutay, Cemal, “Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-ı Mahsusa”, s. 38 (1962) Bu kitapta yer alan verilerin çoğu Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından ve şeflerinden E. Kuşçubaşı tarafından sağlandı.
31-Dadrian, Almanya’nın Halep Konsolosu Rössler, Berlin’deki Şanşölye’sine 27 Temmuz 1915 tarihli raporunda Özel Örgüt tarafından gerçekleştirilen katliamın ayrıntılarını “hapishaneden salıverilen ve üniforma giydirilen mahkumlar … sürgün konvoylarının geçmesi için saptanan yerlere bir plan dahilinde yerleştirildiler” şeklinde betimledi. A. A. Türkei 183/38, a23991; ayrıca bkz.: J. Lepsius, yukarda not 116, 111; 1, Yalman, A., “Yakın Tarihte Gördüklerim ve İşittiklerim” (331) 1970. Bkz.: Dadrian, N. Vakahkn “Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid” Belge Yayınları, s. 57-59.
32-War Cabinet’s Hearings, 537. Batılı kaynaklar bu mahkumların sayısını yaklaşık 30.000 olarak hesaplamışlardır. E. Doumergue, “L’Arménie, Les Massacres Et La Questıon D’Orient” 24-25 (1916). Bir başka Batılı kaynağa göre, sayı 34.000 kadardır, Zurlinden, 657. aktaran Dadrian, a.g.e., s. 58.
33-Altınay, “İki Komite İki Kıtal”, s. 45-47.
34-Tunçay, Mete, “Cihat ve Tehcir: 1915-1916 Yazıları”, AFA Yay., İst. 1991, s. 6-7.
35-Nursî, Abdülmecid, “Tarihçe-i Hayat”, Sözler Yay. İst. 1977, s. 110.
36-Nursî, Said, “İçtimai Reçeteler”, Tenvir Neş., İst. 1990, 2/289.
37-Nursî, Said, “Münazarat”, Yeni Asya Neş. İst. 1992, s.19.
38-Örneğin emirlerden biri şöyle geçiyor: “Mevki’leri tebdîl veya birer sûretle teb’îd edilen Ermenilerin on yaşından dûn çocuklarını dâru’l-eytâm te’sîsiyle veya mü’essisi dâru’l-eytâmlara celb ile ta’lîm ve terbiye etmek mutasavver olduğundan bunlardan vilâyet dâhilinde ne kadar çocuk bulunduğunun ve orada dâru’l-eytâm te’sîsi için münâsib binâ bulunub bulunamayacağının âcilen iş’ârı.” (Ma’ârif-i Umûmiyye Nezâreti Kalem-i Mahsûs Husûsî numro: 327 Umûmî numro: 194195 bkz.: http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/)
39-İslâm nâmı altında da neşr-i mefsedetden geri kalmayacak bu âdemlerin ihtidâ etseler bile yine ta’yîn olunan mahallere sevklerinden sarf-ı nazar olunmaması ehemmiyetle teblîğ olunur. Fî 18 Haziran sene 1331 Nâzır BOA. DH. ŞFR, nr. 54/254.
40-Örneğin: “Niğde Mutasarrıflığı’na Ermeni kızlarından ihtidâ edenlerin sû-i isti’mâle kat’iyen meydân verilmemek şartıyla İslâmlara tezvîci münâsibdir.” Fî 5 Ağustos sene [1]331 Nâzır BOA. DH. ŞFR, nr. 55/92.
41-Günlük “Hadisat” Gazetesi, İstanbul, 4 Kasım 1918 sayısı.
42-Günlük “Sabah” Gazetesi, İstanbul, 21 Kasım 1918 sayısı.
43-Günlük “İleri” Gazetesi, 1028, 1265, 1356. sayılar, 1922.
44-Temel, Mehmet, “İşgal Yıllarında İstanbul’un Sosyal Durumu”, TC Kültür Bakanlığı Yay., Ank. 1998, s. 73-113.
45-Çetecilikte, kahramanlık ve suçluluk arasında iç içe geçmiş bir durum söz konusudur. Çoğu zaman Kur’an’ın ahlaki ölçüleri bu durumdaki grupları bağlamadığından erdemlilik ve canilik iç içe geçmiş bir muğlaklık yaratmaktadır. Bu konuda ayrıntılı bir araştırma için bkz.: “Hobsbawm, Eric, “Sosyal İsyancılar”, Çev. N. Doğru, Sarmal Yay. İst. 1993.
46-Elbette bu gibi sorunlardan varlık bulup kan ve gözyaşıyla beslenen tek ideoloji Türk ulusalcılığı değildir. Helenizm ve Ermeni, Kürt vb. ulusalcılıkları da payları oranında bu gibi sorunlarla varlıklarını ayakta tutabilmektedirler. Dolayısıyla hiçbir ulusalcılık bu tip sorunların bitmesini istemez aksine yeni sorunlar üretme peşindedirler.
47-Laik ve ulusçu rejim, laikliğine kurban olarak Müslümanları İstiklal Mahkemelerinde kurban ederken, Türklüğüne kurban için de 6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi ve 1936 Beyannamesi olayı gibi birçok sebep üretmiştir.
48-Mouradian, Khatchig, Taner Akçam’la röportaj, http://www.aztagdaily.com/interviews/interviews.htm
49-Mehmet Erzincan şöyle der: Dersim halkı, aynı zamanda otantik ağıtları olan “lawik”lerle Ermeni soykırımını tanıyan ilk halk olmuştur. Tam olarak “Tertelê Hermenîyu” adlı lawik. A.g.m., Ararat Forum.
50-Özcan, Ahmet, “Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Kırılgan Muhayyile ve Gelecek Ülküsü”, Aylık “Değişim” Dergisi, Sayı: 59, s. 35 İst. Ekim 1998. Bu Muhafazakar demokrat ülkü teklifine cevap olarak bkz.: Kurbanoğlu, Bahadır, “Osmanoğulları’ndan 75. Yıla Kırılma mı, Süreklilik mi?” Aylık “Haksöz” Dergisi, Sayı: 92, s. 41-46, İst. Kasım 1998.
Yazı Kaynağı: Haksöz Dergisi








AKP, CHP, MHP ve toplumun derin kaoslara sürüklenmesi.
Nazmi Doğan, Mayis 2011
AKP, CHP, MHP ve diğer devlet partilerinin aday listelerine bakmak yeterli. Bu partilerin adayları ya çete, ya hırsız, ya dolandırıcı ve ellerinde insan kanı var. Aralarına serpiştirdikleri ‘Demokrat’ gömlekliler ise sadece işin aşentiyonu. Laik geçinen CHP kodamanları seçim çalışması adı altında kadınlara çarşaf/türban dağıtırak, kafalarını kumdan çıkarmaya çalışan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Orta doğu ve Afrika’nın yüzyılların karanlığından kurtulmaya çalışan halkları, Anadolu’nun sonradan görme Müslümanlarını gülünç duruma düşürüyor.
Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Seçim kampanyalarında ki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Türkiyedeki politik oluşum Avrupa daki 1930 ların durumuna denk düşüyor. Arap ülkelerinde insanlar çarşaf veya türban için ayaklanmıyor. Ama bizim sonradan görme Müslümanlar herşeyi bu türden bez parçaları ile ifade etmeye çalışıyorlar. Yemen’de okuma yazması olmayan bir insan daha fazla cami veya hacı hoca için değil, hürriyet istiyor. Mısırda ki bir insan Türkiye insanlarının gözleri önüne çekilmek istenen bu bez parçalarından kurtulmak istiyor, Tunus’da ayaklanan insanlar Cami veya imam için ayaklanmıyor, insanlar özgürlük ve hak istiyorlar. bizim sözde solcular, laik generaller de tam tersine bu paçavralardan medet ummaya başladı.
ORDU YALAKACI ÇETELER KONFEDERASYONUDUR.
Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir şey arzetmiyor.
Irak ordusu, Saddam zamanında Türk ordusundan daha büyüktü, ama Amerikan İngilz orduları Basra’ya ayak bastıktan sonra çorap ipliği gibi söküldü, Bağdat’a kadar fırat ve Dicle üzerindeki önemli 3 köprüden tek birini bile havaya uçurmadan Bağdat’ı tabakta yem olarak sundular. Irak subayları başladı, ‘ha zaten bizde sizden yanaydık, saddam bizi zorladı vs.. vs..’ diyerek pişmanlık getirdiler. Amerikan ordusu uzmanlarına göre eğer bu köprüler havaya uçurulsaydı Bağdat’ın kuşatılması çok uzun zaman alacaktı. Kısacası Türk ordusu da bundan daha fazla bir şey değildir. Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkar, ama farzet Amerikan ve İngiliz orduları Adana’dan, bir yerden içeri girsinler, bütün bu kabadayı çeteleri hemen saf değitirecek ve Irak subaylarından daha aşağılık bir manzara yaratacaklardır.
ALEVİLER
Irkçı-faşist-şovenist propaganda zehiri ve asimilasyondan oldukça etkilenmiş Alevi dernekleri, envay çeşit salon sosyalistleri Kemalizmin kendilerinin gerçek duruşları olduğunu, onun da kılıç sallayan Arap şeriatçısı Hz. Alinin devamı olduğunu iddia ediyor ve Kemal’in kendisinin Alevi-Kızılbaş olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar.
Aklı başında her insan, elinde ateşli silahlarla dolaşan şimdiki cihat savaşçılarının ideolojik önderlerinden olan kılıççı Arap Ali’sinin sosyal demokrasi veya Kemalizmle ne türden bağlantılarının olduğunu sormadan geçemez!
Muhamet gibi Ali, Ömer veya Osman şimdiki El-kaide veya Hizbullah gibi örgütlerin öncülleridir. Farkları sadece taşıdıkları silahlardır. Muhamet zamanı ve ölümünden sonra onun yerine geçmek için nice kanlar dökmüş kılıççı eşkiyaların bedavadan ‘kutsallık’ ünvanlarını almaları inanılmaz bir olaydır. Muhamet’in yerine geçmek için mafia taktikleri kullanan Arap aşiret reislerini 1400 yıl sonra Anadolu halklarının başına musallat etmeye devam eden bu türden cahilane Alevilik, insanları köleliğe sürüklemekten başka bir rol oynamıyor.
Kılıç yerini ateşli silaha bıraktı, ama bizim cahiller, sembolünü makineli tüfeklerle geliştiren Hizbullah’tan da geri kaldılar. Hizbullah kılıcın yanına makinalı tüfek koymuş durumda… Dev-Sol ateşli silahı sembol yapmış, peki onun yerine kılıcı sembol yaptın mı çok mu insancıl oluyorsun? Almanya’da derneğine kılıçlı Ali’yi asmakla, bir Avrupalıya, Mezoptomya ve Anadolu’da, onun atalarını neyle kestiğini hatırlatmaktan başka bir şey yapmadığının farkında mısın? Avrupalılara hangi mesajı verdiğinin farkında değilmisin? Yani şimdi Almanlar ve diğer uygar halklar aptal olmuş da Bir arap savaşçısı ve onun kılıcını, burunların önüne asanların diğer Müslümanlardan daha değerli olduğunu mu sanacaklar!! Ağızlarından çıkan her cümleye ‘insan’, ‘ınsancıllık’, ‘insani’, ‘insanlığın’, ‘hümanizm’, ‘biz insanı insan görüyoruz….! vs.. vs.. kelimelerini serpiştiren sözde Alevi yöneticileri, Zülfikar Kılıççılığının savundukları ‘insancılaşmayla’ ne ilgisinin olduğunu anlayamayacak kadar geriler! Bugün Türkiye’deki müslümanlaşan Alevilerin eski çöl örf ve adetleri Araplar’dan daha şiddetle savunmaları Arap milliyetçiliğinin ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Müslümanların başı Erdoğan’ın eğer Ali önderliği kabul edilyorsa bende Aleviyim derken neye parmak basıyor? Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli-Sünnetin benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulup, yayılan Hanefi, Şafi , Maliki, Hanbeli gibi mezhepler Arap milliyetçiliğini kitlelere sünnet ve sevap nitelendirmeleriyle yutturmuşlardır.
Allah yolunda Cihat, fetih diye Hiristiyan ve Jahudi zenginliklerini ele geçirmek için yeni bir din adı altında savaş stratejisi geliştiren Muhamet’in ölümünden sonra ganimet gelirlerinin azalması sonucu orduda memnuniyetsizlikler ve isyanları başlatmıştır. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda terör faaliyetleri başlamıştır. Ele geçirilen ganimetlerin paylaşım sorunu, mevki ve çıkarlar,taht kavgaları karışıklıklara ve daha fazla yağmalama anlamına gelen fetihlerin durmasına neden olmuştur. Osman iktidar kavgasında öldürüldü. Ali halife seçildi, Osman’ın katilleri iyi örgütlenmişti…Karşı kliğe yaslanan Muaviye ve Ayşe, Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Bu resmen politik bir kavgadır, bunun neresi kutsallık içeriyor. Ali Osman kavgası, o dönemin aşiret reisleri arasındaki kavgalar, mafia çetelerinin dalaşmalarından farksızdır. Ayşe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır. taht için herşeyi göze alan çete liderleri arasında yapılan bu savaşı Ali kazanmıştır. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Ali arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır. Hakem Olayı’ndan sonra iktidar kavgaları yoğunlaşmış, daha fazla siyasal gruplar ortaya çıkmıştır. Ali’de hayatını iktidar kavgasında, yağma ve talandan ele geçirilen ganimetlerin paylaşım kavgasında yitirmiştir. O dönemin bütün Arap liderleri bu türden taht kavgalarına bulaşmış ve birbirlerini acımasızca katletmişlerdir.
Sadece haca gitme adı altında örgütlenen ve yıllık Türkiye bütçesinden daha fazla gelir sağlayan islam hac ticareti göz önüne alındığında Suudi Bedevilerinin ve diğer Arapların kılıççı Ali’ye tapmaları normalin ötesinde olağanüstü derecede önemli ekonomik politik çıkarları öngören çekirdeksel bir işlevdir. Avrıupa’da yaşayan Türklerin hac görevi adına Suudi bedevilerine bıraktığı yıllık haraç ortalama 2.8 milyar Euroyu bulmaktadır. Buna karşılık Türklerin Araplaştırılması için bin bir ad altında faaliyet gösteren İslami örgütler yalnızca Almanya da 8 000 e yakın cami kurup Türkiye’nin avrupadan kovulmasının alt yapısını sağlamaktadırlar.
Konu bu kadar açık iken 20 milyonun üzerindeki Anadolu Alevilerinin bu cellatların yağcılığını yapmaları, bedavadan bunlara daha fazla etki alanlarının yaratılmasını sağlayan idolojik politik süreclerde yer almaları bir suçtur.
Derneklerine, başa M. Kemal resmi, arasına keskin bir kılıç (Zulfikar) ve onun yanına da eski çağların Bin Ladin’i, Suudi Ali’sinin resimlerini asan, zamanı çoktan dolmuş devşirmeliğe özenen kör cahil topluluk halkına ihanet etmeye devam ediyor.
Kılıç’çı Kemal’e yeniden dönersek: şimdiki CHP başkanının, Alman Himler’in gestapo yöntemlerinden esinlenerek isminin değiştirilmesi insanlığın yüzkarasıdır.
Himler herkesi gaz odasına göndermiyor, çoğu muhalif Almanların ailelerini yok ederken çocuklarının alınıp adlarının değiştirilmesi ve bunların özel eğitilerek ‘Hitler gençlik taburlarına’ verilmesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti.
Dersim Soykırımı döneminde ailesinden 7 kişi öldürülen ve öksüzler yurduna, daha sonra da yatılı bölge okullarına alınıp adı değiştirilen, Nazmiye nufus dairesine kayıtlı bu kişinin esas adı Hıdır dır.
Ailenin soykırım öncesinde soyadı ise söylendiği gibi Karabulut falan değildir. Soykırım arifesinde bütün Dersimlilerin ad ve soyadlarının değiştirilmesi kanunla gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla bu aileye Karabulut soyadı da istekleri dışında verilmiştir. Hıdır isminin Kemal diye değiştirilmesi, Karabulut soyadının da Kılıçdaroğlu diye değiştirilmesi Türkiye topraklarında nasıl bir barbarlığın yaşandığını ispatlamaktan öteye gitmiyor.
Çocuk yaşta beynine yağma ve talanın, ‘kafirlerin’ kafalarının kesilmesinin(kılıçla simgeleniyor) kahramanlık olduğu, kendisinin esas Türk olduğu, Atilla’nın soyundan geldiği, Arap asılı Hz. Ali’den kahraman M. Kemal’e varan geleneğin devamı olduğu, Alevi derneklerine de asıldığı gibi 3 sembolü (ali-zülfükar-atatürk) entegre eden Kemal Kılıçdaroğlu isminin onu ‘yabani’, ‘aşağılık’ Kuro Dersimlilerden ayrıştıracağı sistematik olarak işlenmiştir.
Bir kere Alevi Kültüründe Kılıç sembol falan değildir. Bu Şiilerde olabilir, Aleviler ile Şiiler ise tamamıyla zıt toplumlardır. Şii İslamın 5 şartınıda yerine getirir, camii ye gider, ramazanda oruç tutar ve hacca da gider, ama Aleviler bunların hiçbirini yapmaz. Mesela, İran’dan , Fas’a kadar bütün dini örgütler Ali ve onun kılıcını kutsal görürler, çünkü bütün bu Arap ve benzerlerinin şimdiki varlıkları onun kılıcına borçludur. Hizbullah kılıcı kutsal görüyor, fakat aynı zamanda Hizbullah Alevi bir insanı düşman olarak görüyor.
Alevilerin Arap Ali’sinin keskin Kılıçlarını asmalarının başlangıcı yeniye dayanıyor.Türk ırkçılığının yükseliş döneminde bir taktik olarak, Aleviliğin Müslümanlığın bir mezhebi olduğu ileri sürülmüş, otonomiye varabilecek hak ve toprak taleplerinin yokedilmesinin alt yapısı sağlanmıştır.
Bu, idolojik-politik bir proje olarak ortaya atılmıştır. Koçgiri isyanı döneminde bu projenin ana hatları çizilmiştir. AKP ve diğer partilerin ısrarla, Ali Aleviliğini dayatmaları bu projenin hala yürürlükte olduğunu gösteriyor. Erdoğan son seçim konuşmasında: ‘eğer Ali’nin yolunda gidiyorsanız, en başta ben Aleviyim..’ derken konuya ne kadar önem verdiklerini göz önüne seriyor.
Osmanlının dağılması ve ezilen halkların özgürlük bağımsızlık talepleri Alevi-Kızılbaş halklarının yoğunlukta yaşadığı Dersim, Koçgiri otonomisinin hala ayakta durması Kemalist Ittihat Terakkicileri korkutuyordu.
Lübnan ve Suriyede de bağmsız devletlerin kurulması, artık sıranın Anadolu Alevilerinde olduğunu ve bunların bir an önce etkisiz hale getirilmesini acil kılıyordu.
1919 Şubat ayında Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby, Anadolu’da asayişi sağlamak için bir Türk komutanının özel yetkilerle donatılarak Anadolu’ya gönderilmesini önerdi. 15 Mayıs 1919′da “Anafartalar Kahramanı” ve “Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri)” Mirliva Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu komutanı ve Anadolu Genel Müfettişi sıfatıyla, padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderildi. (kaynak,1919,Anadoluda son durum, İngiliz devlet a)
O dönemde Osmanlı padişahının en güvenilir adamı diye Anadolu’ya gönderilen M. Kemalin önündeki en önemli görev de bu idi.
Fransız veya İngilizlere tek bir kurşun sıkmadan ilk yaptığı iş Koçgiri de Kürt isyanı var diyerek İstanbul’a telegraf çeken M. Kemal yaklaşık 24 000 Aleviyi acımasızca katletti. İttihat Terakki artıkları Paşalar, Koçgiride Alevieri katlederken Padişah ve aynı zamanda onların ağababası olan İngiliz ve Fransızlara da rapor verdiler.
Çünkü, M. Kemalin bölgeye resmi olarak gönderilmesinin sebebi, İngiliz istihbaratına göre, artan başıbozuk eşkiya eylemleridir.
Yani o dönemde İngiliz ve Fransızlar için birincil konu din temelinden örgütlenen çetelerin Ermeni soykırımından ele geçirilen mal-mülkler, altın ve paraları paylaşım kavgası ve de askerlere ait yiyecek malzemelerini yağmalama hareketleridir. M. Kemal müteffikler adına sözde bu başkaldıranları kontrol altına almalıydı:
Kocgiri katliamı ile bayram etmeye başlıyan Müteffik ordu komutanları, Kemalin daha sonraki faaliyetlerini kontrol etme gereğini bile duymadılar ve böylece Kemal de bu fırsattan yararlanarak kendi çıkarları için bütün çeteleri bir araya getirmeye başladı.
Dikkati çeken diğer bir nokta ise, bu katliamdan sonra tek bir Fransız veya İngiliz askerinin burnunun kanamamasıdır. 1920 lerden 1923′ e kadar, yalnızca Rum kadınlar yüzünden, Beyoğlunda çıkan bir kavgada 2 İngiliz askeri yaralanmıştır…
Koçgiride Alevilerin kitlesel imhasından 1 ay sonra M. Kemal Fransızlarla dostluk antlaşması imzaladı. Kurnaz İngilizler de onun göstermelik ‘asayiş’ probleminin kamufulajını iyi kullandılar ve sınıra dayanmış Bolşevik hereketine karşı gerekli tamponu sağlayacak tek liderin o olduğunu Londra’ ya bildirdiler.
Laz Topal Osmanın bu katliama çekilmesi ise ona teklif edilen Sivas, malatya, Tokat ve Erzincanın kuzey alanlarındaki Alevi mal varlıklarıdır.
İttihatçılar, Ermeni ve Rumların yokedilmesinde kullanılan yöntemi burada gene uyguladılar. Sözde topal Osman’a Lazkiye otonomisi verilecek ve Alevi Kızılbaşlardan boşalacak alanlar da onun topraklarına katılacaktı.
Mustafa Kemal 1923 yılına kadar amaçlarının ‘Saltanatı ve Hilafeti kurtarmak’ olduğunu tekrarladı durdu, öyle yaptı, çünkü bir Türk devleti için çalıştığını söyleseydi, yanında kimseyi bulamazdı. Etrafına topladığı bütün başıbozuk çeteler (kuvvai miliye denilen eşkiyalar) yağma ve talandan başka bir şey düşünmüyorlardı.
İngiliz ve Fransız ordularını rahatsız eden bu Müslüman çeteleri bir araya getirmek için onlara kan emiciliğin sembolü durumunda olan “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” hedefini göstererek düzenli ordu kurmaya başladı.
Padişah için savaşma, o dönemde Müslüman olmayan halkların mal ve mülklerini yağmalamayla özdeş idi. Koçgiri de kan akarken, M. Kemal bu seferde din, Müslümanlık adına Karadeniz alanında da büyük bir yağma talan hareketi başlattı. Kriminal eşkiyalardan kurulan terör çeteleri Rumların evlerini basıyor ve onları acımasıca katlederek mal ve mülklerine el koyuyorlardı.
İyi dikkat edilirse, Sivas ve Erzurum kongreleri Ermeni ve Rumların kökten yokedildikleri alanların stratejik coğrafyasına göre planlanmıştır. Ankara veya oraya yakın bir yerde kongre yapacaklarına, Ermeni, Rum mal mülklerine el koymuş eli kanlı eşkıya takımınının kol gezdiği yerlerin seçilmesi ve motivasyon çok dikkat çekicidir. ‘bakın her şey şu anda elinizde, ve şimdi bunu korumanın zamanıdır, yoksa Kafirler geri gelecek ve onları elinizden geri alacaklar…’ diye propoganda yapan osmanlı artıkları subaylar, etraflarında çığ gibi büyüyen cellatları buldular. İşte kuvai milliye denilen bu cellatlardır. Onları güden tek şey suçsuz bölge sakinlerini katlederek ele geçirdikleri ganimetlerin korunmasıdır. Maraş alanında suçsuz insanları toplu katletmeye katılan çete reislerinden biri olan Sütçü İmam’ı yakalamaya giden Fransız komutan, onun alandaki bütün erkeklerle beraber dağa çıktığını bildirir.
Kemal ise onlara, tek çarelerinin yeni kurduğu orduya katılmaları olduğunu, aksi halde akibetlerinin İngiliz ve Fransızlar’a terkedileceğini söyleyerek örgütlenmeye devam ediyordu…
Diğer yandan Osmanlıyı yöneten İngilizler M. Kemal konusunda tam emin olmak için yeni bir olayı ölçü olarak kullanmayı planladılar. TKP yönetimi M. Suphi liderliğinde Anadolu’ ya geliyordu ve o sıralar artık baş düşman değişmişti. Anadoluyu elde tutmaktan daha önemlisi kaleyi tehdit eden leninist bolşevizm bütün avrupayı içten sarsmaya başlamıştı.
Bütün istihbarat M. Kemal’e İngiliz gizli servisinden aktarıldı, yani bütün bu yöneticilerin nerden hareket ettikleri ve nereye ne zaman varacakları tamı tamına ona aktarıldı. ingilizler Bolşeviklik hakkında Kemali test yapmak istediler.
Bilindiği gibi Kemal, İngilizlerin istediklerini fazlasıyla yaptı, TKP yöneticilerini sağ yakalama değil hepsini sorgusuz sualsız denizde boğdurdu. Bu olaydan sonra İngiltere Kraliyet ailesi tamamıyla ikna oldu ve artık Anadolu’ nun gelecegi M. Kemal’ e bırakıldı. Bu kararın sonuçları diğer Anadolu halkları için çok vahim olacaktı.
Rumlar ve Dersimliler de Ermeniler gibi feda edildi. Batı Anadolu`da bulunan Yunanlilar resmen satıldı.
Karşılığında Kemalistlerden İngiliz askerine dokunulmaması istendi ve bu aynen de böyle oldu. Rumlar’ın 3 000 yıllık vatanları olan batı- Anadoludan kovulmalarının da yolu böylece açılmış oldu.
“Kurtuluş savaşı” denilen uyduruk hikaye sonradan İsytanbul İngiliz konsolusunun da dediği gibi, “itlerin kendi aralarında ki dalaşmalarından kuvvetlinin çıkamasını bekledik…”, Rumların bolşevikleri durduramayacağını aksina özellikle Karadeniz Pontus alanındaki ortodoskların Gürcüler gibi hemen hemen Bolşevijkliğin etkisine girdiği noktası ingiliz ve Fransızları çok korkutuyordu. Tam bu noktada İslam padişahını korumak için ileri diye cahil kitleleri arkasına takan Kemal eşi emsali bulunmaz bir piyon olarak ortaya çıkıyor ve tamponu gerçekten de oluşturmaya başlıyordu.
İşte Türk devleti denilen yapının ortaya çıkış şekli…Başta Rumlardan yanaymış gibi görünürken, M. Kemalin Anadoluda ki bütün eşkiya çetelerinden derleyip toparladığı hırsızlar kalabalığını görünce ondan yana yer aldılar. Tek istekleri ise M. Kemal’den bolşevikliği durdurmaları oldu.
Ermeni menşevikleri ile arası iyi olmayan Stalin ise o sıralarda Kafkaslar da idi. Stalin olmasaydı TC devleti gene kurulamazdı. Stalin, politik karşıtları olan menşevikleri bahane ederek Ermenileri arkadan vurdu. Böylelikle yağma ve talana gelmiş osmanlı kırıntılarının Kars, Ardahan ve Van şehirlerini de almalarına kendisi yardım etti. Sözde Komunist Enternasyonal denilen işçilerden kopuk organizasyon daha sonraki bütün kararlarını barbar çetelerden yana aldı. Mesela Bingöl(1925) ve Dersim(1938) soykırımları, Stalinciler tarafından resmen haklı gösterilmiş, bunların Kemalistlerin Emperyalizme karşı mücadelesinde ‘haklı adımlar’ olduğu idda edilmiştir.
Ermenilerin çoğunlukta oldukları bu şehirlerin TC devletinin ordusu diye lanse edilen bu eşkiya çetelerine devredilmesi sovyetlerin tarihlerinde işledikleri ağır bir suçtur…
İngiltereden gelen emir ile Kemal’in önü açılıyor ve birincil tehlike olan Bolşevikliğe karşı tampon bir devlet kurulması aciliyet kazanıyordu. Bu meyanda diğer konular tamamıyla arka plana geçiyor, Rum, Ermeni, Kürt, Alevi, Pontus halklarının hak ve talepleri yok sayılıyordu.
İngiliz ve Fransızlar artık M. Kemal’ e oynuyordu. Kemal bu fırsattan yararlanarak Anadolunun bütün yerli halklarını yok etmeye başladı. işte bu etmizlik hareketine daha sonra “kurtuluş savaşı” denilecekti.
Alevilerin esas sembollerine dönersek, bunlar genelikle doğanın birer parçalarıdır. Alevilik, sahte ideolojik poltik amaçlı projelerin yansıttığı gibi ‘ali evicilik, alicilik’ değil, ‘alev’den gelmedir.
Bir kere bu bir dil sürçmesi falan değil, açıkça ortada olan bir şeydir. Ali başka Alevi başkadır.
Alev’e tapma is Mezopotamya toplumlarının ana kültürü olan güneş ve ateşin kutsallaşması temelindedir. Zerdüşt dini Hiristiyanlık ve Müslümanlıktan önce vardır. Bu coğrafyanın da ana kültürüdür. Aleviliğin, İslamiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. İslamiyetten çok önceleri oluşmuş, Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır.
İttihat ve Terakki yönetiminden beri başlıca iki grup üzerinde yoğun bir asimilasyon uygulanmıştır. Kürtleri Türklüğe asimile etmek, Alevileri Müslümanlığa asimile etmek, yüz yıla yakın bir zamandır sistematik bir şekilde uygulanan bir devlet politikasıdır.
Asimilasyona karşı gösterilen tavırda Kürtler ve Aleviler arasında önemli bir fark vardır. Kürtler asimilasyonun bilincine varmış, ona karşı yoğun bir mücadele içindedir. Aleviler ise, büyük bir çoğunlukla, asimilasyonun bilincinde değildir. Alevilerin büyük bir kısmı, “Aleviyiz ama, İslamız”, “İslamız ama Aleviyiz” deyip durmaktadırlar. Aslında, Aleviliğin, İslamla hiçbir ilişkisi yoktur.
Tek tanrılı dinler ve özellikle de Yahudi ve Budizm dinleri Zerdüşt inancından çok etkilenmişlerdir.
Tepeden bir devlet yaratılması için uydurulan sahte ideolojiler ile jenositleri sistemleştiren kemalist kadrolar 1928 lerden itibaren tüm alanlarda geniş ideolojik, politik çalışmalara girdiler. örneğin güneş dil teorisi saçmalığı almanya’da yükselen Nazi akımlarından esinlenerek uyduruldu.
Alevilerin mentalitede yokedilmeleri için ise Koçgiri kırımı ile temelleri atılan ‘islamın bir mezhebi’ şeklinde ki projesi yeniden ortaya sürüldü. Başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere kadrocuların uzlaştığı bir nokta, Ermeni ve Rumlar gibi diğer kadim Anadolu milletlerinin de nihai olarak ortadan kaldırılmalarıdır.
Hristiyan dinine mensup olanların başarıyla yokedilmeleri Kemalist kadroların iştahını artıriyor ve mücadele şiddetle tırmadırılıyordu.
Dersim’den Ankara’ya çağrılan bazı ileri gelenler ya satın alınıyor veya her yol denenerek beyinleri yıkanıyordu, ama o zamana kadar Alevilerin esas çekirdeğini oluşturan iç bölgelere ulaşamıyorlardı.
Soykırım yapıldıktan sonra bütün dede, seyit ve pirler Malatyanın Akçadağ kazasında 3 aylık eğitime tabii tutuldu.
Bu eğitim ile, dedelere, sehlere ve pirlere Atatürk posterleri, Hz. Ali posterleri ve Zülfıkar resimleri verilerek köylerine gönderildiler. Tamamen beyinleri yıkanan bu sözde ileri gelenler, halka ‘esas müslüman ve türk’ olduklarını, islamın bir mezhebi olduklarını propoganda yapmaya başladılar.
Köylerin her tarafı Arap Ali sinin resimleri ile doldu. TC nin geri kalan Alevileri asimile etme çalışmaları sistemli eğitim çalışmaları ile periodik olarak devam etti.
Elbistan’dan Tokat’a ve Erzurum’a kadar Alevileri yaşadıkları bütün alanlardan toplanılıp getirilen bir sürü Türkçe bilmeyen insanlardan celladına tapan ucubeler yaratıldı’ Alevilerin Arap Ali’sinin resimleri ile tanışmaları bu olaydan sonradır.
Alevilere kılıç resmi bu şekilde dayatılmıştır. Çünkü o dönemde Müslüman olunca direkmen Türk olunuyordu.
Yani Alevilerin 500 senelik Osmanlı hükümranlığı döneminde Müslüman sayılmamaları ve şimdi birden bire ‘rütbe’ almaları, Şevket Süreyya Aydemir’in de dediği gibi ‘Kemalizmin bir dehasıyıdı’.
Bu proje başarıya ulaştı, hafıza kaybına uğratılan Aleviler hak ve özgürlük telaplerinden vazgeçerek düşmanlarının saflarına geçtiler.
İnönü Anılarında; ‘bunların hemen hemen hepsinin okuma yazmasi yoktur, Türkce bilmezler, onları mecmua kitap ile değil, resimlerle ikna edelim yönünde bütün kadrolardan öneriler geldi, ‘Onlar kendi inançlarının adına benzeyen ve ‘AL’ ile baslayan bizim Alevilği hemen birden benimsemedilerse de kafaları allak bullak oldu’..’ der.
Dersimliler, Rum ve Ermeniler Kemalizmin ırkçı milliyetçiliğinden ve Kemalist devlet dindarlığından çok çekmişlerdir.
Kemal Atatürk dönemi Türkiye’nin en karanlık, diktatoryal dönemidir.
Ermeni, Asuri-Süryani katliamları ve milyonlarca Rumu denize döken odur. Atatürk laik değildi, demokrat hiç olmadı.
Şimdi yaşasaydı sonu aynen Mübarek, BenAli veya Kadafi gibi olacaktı…TC nin varlığı anlamına gelen Müslüman olmayanların yokedilmesi AKP’li devlet döneminde de hızında bir şey kayb etmemiştir.
Enver Paşa: ‘Ermeniler olmazsa, Ermeni sorunu da kalmaz.’ Çağrışım yaptınız mı? Başbakan Erdoğan ne diyor: ‘Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur.’
Birbirlerine oldukça benziyorlar, değil mi? İnsanlık Heykeli’ne ‘ucube’ dedi, hemen kaldırıldı. Bu davranış, Taliban’ın Buda heykellerini dinamitlemesi benzeridir.
Şimdi gene Müslüman olmayan aydınlar kurşunlaniyor, boğazları kesiliyor ve masum insanlar ‘aklı dengesi yerinde olmayan’ genç Türklerin saldırı hedefi olmaya devam ediyor.
Ama ne hikmetse bu ‘akli’ dengesi yerinde olmayan genç Türkler hiç bir cami imamını rahatsız etmiyor sadece Müslüman olmayanları öldürüyorlar!?!
Varlığı yağma ve talana dayanan dejenere olmus capulcu Anadolu guruhu, ırkçılık üzerine inşaa edilen Kemalist devletin çağdaşlaşmasını isteyenlere kuşkuyla yaklaşıyor. O ‘Devlet yıkılırsa ben ortada kalırım’ sendromundan hala kurtulmuş değil.
Yani kendisine Türk diyen ama genetik olarak Anadolunun Türk olmayan eski yerlilerinin genetiğini taşıyan bu halkın yüzde doksanı hala onun parazitliğini garantileyen bu yabani varlıktan yana, yani kan emici askerci-çeteci.
Seçimini kendi refahına ve geleceğine göre değil, devlet dediği ve tam ne anlama geldiğini kavrayamadığı, silah ve kanla algıladığı gücün bakiyesi ve onun devamlılığına göre yapıyor. Bu açıdan tercihi mevcut yağma ve talanın bekçisi olan devleti temsil eden partilerden yana olacaktır.
CHP DERSİM 38 SOYKIRIMINI YAPTI
CHP, Askeriye ve diğer Türk/İslam sentezcileri soykırım güçleridir.
Kılıç sallayan devşirme Kemal, celladına tapmanın dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
CHP’nin şovenizm, ırkçılık ve faşist politika ve pratiği oldukça açık ve net bir biçimde kör gözlerin bile göreceği kadar orta yerdedir.
Sırf Dersim Jenosidi konusundaki faşist, soykırımcı, şovenist yüzü değil aynı zamanda Ermeni, Kıbrıs, Balkanlar, Kafkaslar, Azerbaycan vs gibi bir çok sorunda MHP’yi aratan taktik adımları ile söylem ve pratikleri tam bir gerçek kimliğine, sözde cumhuriyet kurucu kadrolarının da ruhuna uygun bir yere geldi.
Aslına bakarsanız kendisine zoraki giydirilmiş sözde sosyal demokrat kimliğin de reddi de olsa; tam ve kesinlikle düzenin en önemli çekirdek örgütüdür. Kılıç sallayan devşirme Kemal celadına tapmanın en dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
Kemalistler laik değildirler. Onlar öncekilerin yarım bıraktığı politikayı hayata geçirmeye çalışmışlardır. Savaş esnasında ana slogan: “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” idi.
İslam adına cahil cuhul kan emici Müslümanları bir araya toplayan Kemalistler, 1925′te Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Aleviliği resmen yasaklamış, buna karşılık İslamı da resmi din yapmışlardır. Diyaneti kuran Kemal’ in bizat kendisidir. 12 Eylül cuntacıları da Kemalizm adına türk islam sentezini TC nin ana ideolojisi yapmadılar mı?
Kemal Kılıçdaroğlu hemen hemen bütün seçim konuşmalarında bu konuya ilişkin soru geldiğinde ‘Biz Atatürk ne yaptıysa onu savunuyoruz.’ demeye devam ediyor. Utanmadan soykırımı haklı gösteriyor, taptığı celladın yaptığına aynen sahip çıkıyor.
Laikçi geçinen Kılıççı Kemal’in hocası Deniz Baykal gibi türban ve çarşaf dağıtması (oy adına deniliyor ama dahası var!) onların gerçek yüzünü gösteriyor. Gerçekte olan, ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor ve her dağa taşa bir cami minaresi dikme sloganına da sahip çıkıyor. Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo faşist CHP zamanını tamamlamıştır.
O gün iktidarda olan kurucularının, bugünkülerden zerre kadar farkları yoktur ve kesinlikle aynıdırlar. Dersimlilerce farklı algılanması, korkunun hükümranlığında gerçekleri bile ters yüz edecek bir asimilasyonla celladın mentalitesini kabullenmek trajik bir olayıdır.
ALEVİ KİTLELERİ CELLATLARINA TAPMA DEĞİL, DİĞER BÖLGE HALKLARI İLE BİRLEŞMELİ VE YENİ BİR DEVLETİN KURULUŞU İÇİN MÜCADELE ETMELİDİRLER.
Kürdistan devletinin kurulması bölge halklarının ağır baskı ve zulümden kurtarılması için somut bir seçenektir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika da başlayan halk hareketleri Türkiye toprakları içinde yer alıp da hiçbir özgürlük va haka sahip olamayan Kürt, Laz, Alevi ve Çerkezlerin bir an önce harekete geçmelerini zorunlu kılıyor.
Cahiliğin en yüksek olduğu Yemen, Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerde halk ayaklanmışken hafıza kaybına uğratılarak Müslümanlaştırılmış Anadolu insanlarının korku içinde cellatlarına tapmaya devam etmeleri şizofrenik ruh haline tekabul ediyor.
Kürtlerin ise dil, vekil, tabela,demokratik toplum, milli şef gibi safsatalarla zaman kaybetme yerine, kendi hakları için harekete geçmeleri gerekiyor. Saddam, Kadafi, Mübarek vs.. örneklerinde görüldüğü gibi artık bu türden ‘büyük önder’, ‘tek şef’, ‘ büyük baş’, ‘ biricik lider’ gibi safsatalara kimse inanmıyor. Komünikasyon alanında teknik ve bilimin dev adimlarla ilerlediği günümüzde o eski çağın kapandığını görüyoruz. Çölün bin yılların karanlığından kurtulmaya çalışan insanlar ‘büyük lider’ değil, başka şeyler istiyorlar. A. Öcalan, ‘benlen görüşen son ekip en iyisidir, gladyatör ile ilişkisi yoktur’ diyerek 10 yıldan beri Gladyatör (TC ordusunun ana çekirdeği olan, sürekli değişik adlar alan – özel harp dairesi, kontrgerilla, ergenekon,yüksek seferberlik kurumu vs.. vs..)denilen TC’ nin kriminal yapılanmaları ile Kürtleri oyaladığını sağırlara anlatmaya çalışıyor. Bu türden görüşme ve anlaşmaların kimin çıkarları için yapıldığını anlamamak zor değil. Yangın Kürtlerin Suriyede ki kısmını da sarmışken, iyi polis, kötü polis oyunu oynayarak Kürtleri kandırmanın önderlik ile bir alakası yoktur. Arap yarımadası ve Güney Mezopotamyada ki Kürt düşmanı devletlerin iç sorunları dolayısyla zayıf düşmeleri, güney Kürdistanda bağımsızlığa doğru büyük adımların atılması, TC ‘nin ABD ve Avrupa’nın baskısı dolayisiyla toplu katliamlara girememesi, iç sorunu dolayısıyla da tavizler vermek zorunda kalması yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. CHP lideri bile özerklikten bahsetmeye başladı. Çoğunluğu Müslümanlık veya gelir sağlama adına örgütlenen Köy koruyucuları, terörist kılığına giren özel Jandarma birliklerinin sivil halkı ve kendilerini daha fazla kışkırtmak için köydeki ailelerini nasıl katlettiklerini anlamaya başladılar. Böylesi bir dönemde kukla önderliğin Kürtlere zarar vermekten başka bir şeye yaramadığı açıktır. Kürtler şimdiki durumlarından çok çok ilerde olmalıydı. Şimdiki durum 90 yıl öncesinden daha geridir. 1919 larda M. Kemal, Kürtlere otonomi vereceğini açıkça söylüyordu. Şimdiki CHP ise M. Kemal’in o zaman Kürt ağalarına önerdiklerine yeni yeni yaklaşmaya başlıyor.
Türkiyede ki devlet Suriye, Mısır, Irak, Libya ve Yemen den daha kötüdür. AKP, CHP, MHP, pusuda bekletilen 1 Milyona yakın resmi askeri güç, Diyanet adı altında faaliyet gösteren 98 000 kişilik dini ordu, 85 000′ in üzerinde ki köy koruyucuları ordusu, uluslararası alanda örgütlenmiş 19 tarikat – cemaatin milyonları bulan bağnaz militanları vs.. vs.. hepsi yeteri kadar zamana sahip oldular ve bütün şanslarını da denediler. Bundan sonra bütün bunların oluşturabilecekleri başka yapılanmalar da rasyonal olmayacaktır.
Kürdistan halkları, bu kadar korkunç bir yapılanmaya sahip bir devletin kendilerine bir şey veremeyeceğini iyi anlamalıdırlar. Bu noktadan hareketle, devletin 1980 lerde somutlaşan, Kürtlere yönelik devlet politikasının sınırlarının dışına çıkmayı önlerine hedef olarak koymalıdırlar. Kenan Evren diktası zamanında geliştirilen bir plana göre, Kürtler’e İspanya örneğinde ki ETA örgütüne benzer bir kimlik yapıştırılacaktı. Bask bölgesinde ki ETA çok öncelerden beri faaliyet gösteriyor, ama Bask halkının hak ve hukuğu alanında bir nebze ilerliyemiyordu. Bu örgüt İspanya polisinin elinde bir oyuncak haline gelmişti. Oraya buraya bombalar konuluyor, sivil halkın kanı dökülüyor ve her bomba patlatılmasının arifesinde sözde halk yürüyüşleri düzenlenerek Bask’lara ölüm diye çığlıklar atılıyordu. Kürt halkının düşmanlarının istediği tamda buyudu. Ordunun Jandarma-özel harp dairelerine verilen görev Kürtleri terörize etmek oldu. Terör, silahlanma devlet eliyle hızlandırılarak, Kürt sorununun imagosu, tecrit edilmiş bir örgüt sorunu şeklinde yansıtılıp, ETA, FARC örneklerinin yaratılmasında başarılı olundu. PKK içinde örgütlenen Türk ordusu elemanları, binlerce Kürdün ölümüne yol açan eylemlerin Kürtler tarafından yapıldığı imajının kök salınmasını sağlamakla görevli idiler. Bu konstrüksiyon hala ayakta, şartlara göre, AKP bu yapıyı daha fazla İslamileştirerek devam ettirecektir.
Kürtler bu oyunun dışına çıkmalıdır. ETA imagosu değil, KATALANYA, güney Sudan veya Kosovo örneği yaratılmalıdır. İspanyada ki 2. büyük etnik toplum olan Katalanlar, ne bomba patlatıyor nede Franko’nun polis devletinin elemanlarını kendi örgütü diye lanse edip bilinçsiz halkı aldatmıyorlar ve işte şimdi bağımsız bir devlet oluşturma aşamasına geldiler. Bask’da polis denetiminde ki ‘eylemciler’ bomba patlatıp Bask halkını daha fazla sindirirken, Katalanyalılar başkentleri olan Barselona’da yerel parlamentolarını topluyor ve İspanya’dan daha fazla hak alıyorlar. Diyarbakır, 2. bir Barselona olmalıdır. Kosovolalılar yaklaşık 7 haftada bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu iş o kadar zor değil, yol ve yordamınıa göre hareket etmek gerekir.
12 Haziranda seçilecek Kürt vekillerinin kendi halkına yapabilecekleri tek faydalı şey, Diyarbakır ‘da kendi meclislerinin temelini oluşturacak yeni bir insiyatife önderlik etmeleridir. 35- 40 kişilik bir milletvekili gurubu bu alanda dünyayı ayağa kaldırabilir. Böyle bir şey eskiden ütopya sayılırdı, ama şimdi ki dünya şartlarında, herkes tarafında Kürtler için uygun bir seçenek olarak görülüyor. ABD ve AB, var olan çoğu kukla devletleri eskisi gibi her şart altında ayakta tutmaya çalışmıyor, daha esnek hareket ederek yeni devletlerin yaratılmasına kendileri önderlik ediyorlar. 30 kişiden fazla bir gurupla Ankara’ya gidip oradaki hayvanat bahçesinde 4 yıl daha boşa oyalanmak Kürdistan’da gelişen halk hareketine zarar verecektir. Seçilecek vekiller, Kürtlerin temel taleplerinin kabulü için TC’ye son bir talepte bulunmalı, kabul edilmediği halde bu yolun sonuna noktayı koyarak, Diyarbakır’dan başka bir yaşamın da varolabileceği gerçeğini ‘kardeşlerimize’ bildirmelidirler. O zaman Güngören’de, Etiler’de bombayı patlatanların safları daha iyi netleşecek, kanlı ay yıldızlı veya din simgeli türban bayraklarının üretimi yerine, insanlara faydalı şeyler yapılacak, ‘vatan bölünmez’, diye bağırıp çağıran cahiller sürüsü de işine gücüne gidecektir.
Alevi olsun, Laz olsun bütün Karadeniz ve kuzeydoğu Anadolu halkları Kürtlerle aynı kaderi paylaştıklarını bilmeli ve harekete geçmelidir. Bu köhne yapıya son vermenin şartları artık olgunlaşmıştır.
Sevgi ve Selamlarla
Nazmi Doğan
Mayıs 2011
çok enteresan ve cesur bir yazı..