Özgür Açılım

   

Milli Görüş ve Meyvesi AK Parti

12 Kasım 2009 16:22 ozgur acilim Yorum Ekle yazdır yazdır Görüntülenme: 332

Yazan: Bülent Şahin Erdeğer

Çoğu zaman önümüze konan şablonları sorgulamadan doğru kabul eder ardından da peşinen doğru saydığımız bu şablonlar üzerinden yeni fikirler geliştiririz. Kitle psikolojisi, “herkes böyle diyorsa doğrudur” yanılsamasına düşürür bizleri. Galat-ı meşhur tabiriyle dilimizde yer bulmuş pek çok yanlış yargının düzeltilebilmesi için akletme melekemizi zinde tutmamız gerekiyor.

28 Şubat sonrası önümüze konan şablonlardan birisi de “Ak Parti kadrolarının Milli Görüş hareketine ihanet ederek değiştikleri ve bu değişimleri neticesinde ayrıştıkları” şablonuydu. Bu söyleme göre Ak Partililer kandırılmış müslüman evlatlarıydı. Eskiden çok mübarek insanlarken şeytan akıllarını çelmiş ve Amerikanın istediği Ilımlılar oluvermişlerdi. Elbette bu şablonu tersinden de dillendirerek sahiplenenler de az değil. Onlara göre de aslında yobazlıktan ve marjinal ideolojilerden kurtularak demokratik bilince ulaşmışlar ve gömlek değiştirmişlerdi. Aynı şablonun ters yansımalardan tekrarı olan bu söylemler gerçeklerle uyuşuyorlar mıydı? Çoğukez insanların durumlarını meşrulaştırmak için ürettikleri kurgularla varolan gerçeklikler farklılaşabiliyor.

Bence “değişme” ve “ayrışma” şablonu gerçeği yansıtmıyor aksine Milli Görüş hareketinin ortaya koyduğu yaşam tarzının yeni aşamalara geçerek sürekliliği söz konusu. Ak Parti kadroları ağaç kovuğundan çıkmadığından ya da uzak ülkelerden gelmediğinden onları yetiştiren siyaset geleneğinin kendini temize çıkartarak yetiştirdiği çocuklarına “hainler” muamelesi yapması pragmatist bir intikamın sonucudur.

Milli Görüş Türkiye’li müslümanlara demokratik sistem içerisinde parti aracı yoluyla kendi teorisini pratiğe aktarma hedefini belirlemişti. Teori ve metodlarıyla müslümanlar önüne bir proje koymuş ve bu projeyi “yegane hak” olarak dillendirip Müslüman kitlelerin umutlarını ve hedeflerini bu projeye dahil etmişti. Milli Görüş aynı zamanda bir yaşam tarzını da idealize ediyordu. Bu yaşam tarzı lidere şartsız itaati öngörüyordu. Liderin örnekliği ve sorgulanamazlığı Milli görüşçülerin önünde bir modeldi. Lider ve çevresindeki kadronun ortaya koyduğu padişahvâri yaşam standartları, türban modası ve lüks tüketim tarzının içselleştirilmesi hareketin modernleşmeyle çatışmayan yanıydı. Aynı zamanda teorisinde barındırdığı milliyetçi/ulusalcı ton onu salt Atatürk düşmanlığına odaklanmış bir kemalizm eleştirisine kilitliyor, “şanlı ordumuz ve devletimiz” söylemiyle yeteri kadar “sağcı” kılıyordu. Milli Görüşün politika sahnesinde rakiplerince sıkıştırılması Atatürk düşmanlığı söyleminden de vazgeçerek “o da olsaydı bize katılırdı” söylemine dönüşmüştür.

Bu haliyle bile hareket Türkiye sistemine tutarlı ve ilmî bir eleştiri getirmek şöyle dursun sistemin “dindar sağcı” kanadı olmaya kendini layık görmüştür. Dinsel düşüncesini tarikat çevrelerine dayandıran ve geleneksel dinsel söylemlerden beslenen hareket, zaman içerisinde evrensel islami hareketlerle olan ortak söylemlerini azaltmış ve gittikçe daha fazla sağcı devletçi bir statüko hareketi görünümü kazanmıştır. Günlük yaşamda sadelik yerine lüks yaşamı idealize eden (taban tarafından en azından ulaşılamasa da hedef olarak konan bu lüks yaşam lider ve ailesinde vücud bulmakta, Masallara yaraşır düğünler, balayları, Caprice Oteller ve Tekbir Giyimlerle simgeleşmekteydi.) Milli Görüş sağcılığı elbette içinde İslamcı söylemleri de barındırmaktadır. Ancak bu argümanlar hareketin geliştirdiği tarzda dindar sağcılığın bir argümanından öteye geçememektedir. İşte bu tablo doğal olarak bir sonraki aşamasına yani AK Parti liberalizmine zemin hazırlmıştır.

Bu evrim süreci Refah Partisinin kitleselleşme stratejisi için açılım politkasına başlamasıyla hızlanmıştı. Dar bir ideolojik parti olmaktan Türkiye’nin partisi olmaya niyetlenen RP 1995′te vizyon yenilemiş İslami kimlikle ilgisi olmayan pek çok ismi milletvekili adayı göstermişti. Daha önceleri çok ağır eleştiriler yönelttiği DYP ile koalisyon yaptığında iktidarsız bir hükümetin yönetemeyen tarafı durumuna düşmüş ve çok basit psikolojik baskı çalışmalarıyla kısa sürede hükmedemediği hükümetten ayrılmak zorunda kalmıştı. Açık stratejik bir hata olduğu pratize edilen Refahyol deneyiminden Milli Görüş hareketinin çıkarttığı sonuç ise hatanın katlanarak tekrarlanması olacaktı. Hükmedemeyeceği bir hükümet için teorisi ve pratiğini karşıtlarının baskılarına göre şekillendiren hareket, daha fazla sağcılaşma, sistemle daha fazla bütünleşme ve daha fazla modernleşme yolunda ısrar etti. Fazilet Partisi bu evrim sürecinin kavşak noktasıydı. FP Döneminde Nazlı Ilıcakların temsil ettiği liberalleşme eğilimi hareketin lüks yaşam standartlarıyla “dindar burjuvazi” sınıfının gelişimini sağladı. FP döneminde bizzat bugünkü Milli Görüş liderliği tarafından öne çıkartılan isimler daha sonra hainler olarak anılacak “mücahitler”di. İşte Ak Parti vizyonu bu zemin üzerinde doğdu ve yeşerdi. Bugün “çocuklar” olarak aşağılanan isimler aslında Milli Görüş hareketinin düşünsel gelişim çizgisini ifade ediyorlar. Nasıl çocuklar ki Tek Adam tarafından İstanbul, Ankara gibi kalelerin başına lâyık görülmüşlerdi? Ak Parti kurucu iradesi 28 Şubat deneyiminden kendine göre dersler çıkartmıştı. Bu dersler Milli Görüş’ün bir yaşam tarzı haline getirdiği argümanların daha ileri boyutta içselleştirilmesinden ibaretti. Milli Görüş Milli Nizam’dan Milli Selamet’e oradan RP’ye RP’den FP’ye kadar hep aynı stratejiyi gütmüştü. Bu strateji önüne çıkan engellerle mücadele etmek yerine onunla uzlaşmak ve onun isteklerine kısmi olarak cevap vermekten ibaretti. Bu stratejinin bir yaşam tarzı halini alması hareketin söylemlerindeki ideallerin gün geçtikçe erozyona uğramasını doğurmuştu.

Örneğin RP Döneminde RP’li yetkililerin (örneğin belediye başkanlarının) sivri çıkışlarının ardından gösterdikleri tavırlarda bile kendini gösteriyordu. Örnek verecek olursak Kayseri Belediye başkanının 10 Kasım törenlerine istemeden içim kan ağlayarak gidiyorum sözleri basına yansıyınca ardından bir balo düzenleyip bir bayanla dans etmesi ve ne kadar modern olduğunu(!) göstermesini hatırlayabiliriz. Ya da Konya belde başkanlarından bir yetkilinin Mevlana törenlerinde “hepimiz ölümlüyüz” sözleri üzerine tepki gösteren komutan’dan sanki haksızmışcasına özür dileyişini…

Bu “çıkışlar ve geri adım atışlar” yönetim zaafından ve pragmatizmin kimlikleştirilmesinden kaynaklanıyordu. İşte bu tarz-ı siyaset hem Milli görüş tabanında hem de karşıtlarında bir güven bunalımı yarattı. İşin ilginci bu tarzla yetişen gençlerin 28 Şubat sonrası çıkarttıkları ders, tutarlı bir İslami kimliğe dönerek “çıkışları” özür dilemelerle değil olgunlukla eğitmek yerine özür dilemeleri tamamen bir kimlik haline getirmek oldu. Bu ifadelerimiz bir kesimi toptan mahkum etmemektedir. Aksine pek çok iyi niyetli müslümanın umutları ve idealleri üzerinden otorite ve koltuk sahibi olan kadroların üzerinden yükseldikleri bu iyi niyetlere yapılan haksızlığı ifade etmektedir. Umutları ve adanmışlıkları şatafat içinde bir yaşam tarzına basamak kılanlar kendi ürettikleri zemine saplanmışlar ve onların yetiştirdikleri yeni nesil kadrolar onların izinden giderek bu zeminden yeşermişlerdi.

 

AK Parti Nedir?

AK Parti kimlik olarak kendisine “Muhafazakâr Demokrat”lığı seçti. Aslında dikkatle incelediğimizde Milli Görüş te aslında “muhafazakar demokrat” bir karaktere sahipti. AK Parti’nin yaptığı kendi içinde tutarlı bir gerçekçiliği ortaya koymak oldu. Muhafazakar Demokratlık olarak tanımlanan çizgi dindarlığı koruma altına alan ancak İslam devleti idealinden uzak duran hatta bunun karşısında bulunan bir çizgidir. İslam’ın yaşamın tüm boyutlarına hakim olmasını hedefleyen, bireysel ve toplumsal bir dönüşümü amaçlayan evrensel İslâmî hareketleri “marjinal” ve “ideolojik” olarak gören liberalizmi ve kapitalizmi içselleştiren ve dindarlığı bu çerçevede kabullenen bir çizgi…

Şimdi Milli Görüş’e dönelim ve bir bakalım fark nedir? Fark elbette Milli Görüş’ün İslami hareketlerle kurduğu kısmi duygusal bağdır. Ancak bu bağa rağmen sözkonusu hareket TC Sisteminin kutsallarını CHP ile aynı düzeyde sahiplenerek savunan bir ulusalcılığa da sahiptir. Bu bağlamda SP’nin BBP’den daha az milliyetçi olduğu söylenemez. AK Parti ise bu denli bir ulusalcılıktan ziyade Liberalliği daha fazla sahiplenmektedir. Aradaki bu nüans farkı iki sağ parti arasındaki farktan ibarettir.

AK Parti’nin değişim söylemi dış politikada ABD ile beraber iç politikada ise sistemin dogmalarını yumuşatma çabasında kendini buluyor. Ancak hatırlanacak olursa Milli Görüş hareketi de söylemde ABD ve İsrail karşıtı olsa da iktidarda bu söylemlerinin aksine hareket etti. Dolayısıyla Ak Parti’nin yaptığı şey bu tutarsızlığa ABD ile söylemde ve eylemde birlikte olarak son vermesiydi. Bu tablodan çıkan sonuç RP ve FP dönemindeki tutarsızlıklara reel politik adına olumsuz yönde son verilmesi olmuştu.

AK Parti’nin 28 Nisan 2007 muhtırası sonrası gösterdiği tavırla RP’nin 28 Şubat 1997 darbesine gösterdiği tavır arasında önemli bir benzerlik bulunuyor. Her iki tavırda da karşı karşıya gelinen tehditle hesaplaşmak yerine yan yoldan geçerek vitrin değişimi ve bu yolla mevcut oligarşiyle iyi geçinme çabası göze çarpıyor. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen Hatırlanacak olursa RP de vitrinini değiştirmiş ve daha liberal isimlerle “biz aslında zararsızız” mesajı verilmişti. Oysa ortaya çıkan sonuç karşıtlarının istediği gibi bir bölünme ve daha fazla sulanma olmuştu. Bugün AK Parti de 28 Nisan muhtırasına popüler isimleri aday göstererek ve “sorun çıkartanları” tırpanlayarak cevap veriyor. Verilen cevap iyi geçinme çabasının ürünü yani Milli Görüşün kadim zig zaglarından ders çıkartanların aynı irade tarzını göstermeleri…

Ak Parti’nin Milli Görüşten miras olarak devraldığı muhafazakar demokratlığın daha da liberalleştirilmesine karşı Saadet Partisi yeniden iktidar olmanın yolunu İslamcı olmaktansa daha fazla Ulusalcı olmakta arıyordu. İslami söylemlerden uzaklaşan hatta terkettiğini beyan eden AK Partiyle aynı rotayı takip ediyor aslında SP… Birisi ABD’nin yanına giderken diğeri de Ulusalcı derin devletin yanına koşuyor. İktidarda kalmak için ABD ve AB’ye yaslananlarla iktidarda olamamanın verdiği kıskançlıkla TC derin devletine yakınlaşanların kavgasını izliyoruz. Hatırlayacak olursak 3 Kasım seçimleri öncesi AB’ye destek veren ve AB’nin felsefesini değiştirdiği için AB’ye bakışlarının da olumlu yönde değiştiğini söyleyen Recai Kutan 3 Kasım sonrası AKP’nin AB’ci olmasıyla birlikte AB karşıtı ulusalcı cepheye katılıvermişti. Kızılelma koalisyonunda yeralıp ortak eylemlere imza atan SP ulusalcı söylemlerle paralel bir çizgiyi tercih etmişti. Hatta Necmettin Erbakan Türkiye’nin güvenliğinin AKP sebebiyle tehlikeye girdiğini söylemiş ve Orduyu göreve bile çağırmıştı! Yaptığı BİR röportajda iyiden iyiye derin devletin ulusalcı söylemlerini sahiplenen Erbakan hoca ordunun milli görüşçü olduğunu ifade ediyor. 28 Şubat ta ordunun değil ortağı DYP’nin sorumlu olduğunu iddia ediyor, Orduya toz kondurtmuyordu…

Hatırlanacak olursa F Tipi uygulamasının mimarı RP’li adalet bakanıdır. Makamında müslüman avukatları çocuk gibi azarlayarak kovma küstahlığını gösteren ancak Yekta Güngör Özden’e “insani münasebetin gereği” gayet nazik olan da aynı bakandı. İlkav’ın düzenlediği “resmi ideoloji kıskacında eğitim” panelini linç haberi daha bitmeden telefonla arayarak bağlanan AK partili heyecanlı bakanın “söz kapattıracağım!” Bağırışları ise kartel medyasında hala yankılanıyor… Gördüğümüz üzere aslında değişen bir tavır ya da tarz ortada yok. İktidarda kalmak için idealleri geride bırakma eğilimi sürüyor değişen tek şey koltuk sahiplerinin ya da isteklilerinin markaları…

Peki o zaman Amerikaya büyük şeytan diyen ve yıllarca parti’nin küfür olduğu söyleyen çevrelerin Amerikan çıkarları doğrultusunda bir dış politika rotası belirleyen AK Parti’nin liberal kapitalizmi ekonomik program olarak pratize eden AK Parti’nin dağıttığı pastadan dilim almaya talip olması ne anlama geliyor? İktidara odaklanan çevrelerin AKP ve SP’den ibaret olmadığı anlamına mı geliyor?

Peki yıllarca Demokratik araçları tağuti düzen diye tanımlayan kimi çevrelerin, bu sistemin en önemli temsilcisi olan ordunun yanında saf tutan SP’ye oy istemesini nasıl anlamlandıracağız? Tutarsızlık mı? Yoksa iktidar kavgasında yeni bir açılım mı? Meçhul…

SP’nin Yeni Söylemi

SP Şimdilerde Numan Kurtulmuş ekibiyle bu sürece aykırı yeni bir tarz-ı siyaset deniyor. Erbakan hocanın etkisinde olmakla birlikte bu sefer “İslami Sol” olarak ta adlandırılabilecek daha sosyal adaletçi daha fazla halkçı ve anti kapitalist bir söylem. Bu söylem güçlenebilirse Milli Görüş bu sefer acı meyveler vermeyebilir…

Yazı Kaynağı: timeturk.com

Benzer Yazılar

DeliciousDesign BumpFacebookDiggDesign FloatMixxRSS FeedStumbleUponTechnoratiTwitterGoogleLinkedIn

Yorum Ekle

BİZİ TAKİP EDİN

Hakkımızda

Özgür Açılım Platformu İstanbul Bilgi Üniversitesinde, doğru bilgi: özgür açılım sloganı ile hassasiyet ve ilgi alanı birbiriyle kesişen bir grup genç tarafından kurulmuş bir kulüp. Kamuoyunun temas etmediği alanlara değinen Özgür Açılım Platformu düzene uygun olmayan kafaların ötekileştirilmesine; etnik, dini, coğrafi ve kültürel farklılıkların öcüleştirilmesine karşı kurulmuş, bilgiye, adalete ve özgürlüğe doğru açılımlarda bulunma iddiasında.

Twitter

    Fotoğraflar

    EA4EA5EA6EA1EA1EA1semih kaplanoğlu----semih kaplanoğlu--semih kaplanoğlu-semih kaplanoğlu54