Pandora’nın Kutusu

Oca 11, 2010 by

Yeşim Ustaoğlu “Pandora’nın Kutusu” filmiyle, insanının her an patlamaya hazır gerçekliğine, duyarlı, sevecen bir dille eğiliyor. Farklı arayışların ve kayboluşların öyküsü olan film, üç kuşağın yaşam çabaları, beklentileri, düşkırıklıkları ve bir türlü erişemedikleri içsel dinginlik özlemini, varoluşçu bir yaklaşımla gözlemliyor.

İstanbul’un farklı semtlerinde yaşayan, her biri diğerinden farklı sorunun ve hayat standardının içinde sıkışıp kalmış, birbirinden habersiz, orta yaş ve sınıfa mensup üç kardeşi (Nesrin – Derya Alabora, Güzin – Övül Avkıran, Mehmet – Osman Sonant), bir gün doğup büyüdükleri Batı Karadeniz dağlarındaki köylerinden gelen bir telefon bir araya getirir. Yaşlı anneleri Nusret Hanım (Tsilla Chelton) kaybolmuştur. Annelerini aramak için buluşan üç kardeşin yıllardır gitmedikleri köylerine yaptıkları mecburi yolculuk, saklı kalan pek çok sorunun, hayatlarındaki ve ilişkilerindeki bir çok çarpıklığa dair pek çok şeyin Pandora’nın Kutusu misali ortaya saçılmasına neden olur.

Batı Karadeniz dağlarında kaybolan annelerini bulup İstanbul’a getirdikten bir süre sonra onun Alzheimer hastalığına yakalandığını öğrenen üç kardeş, kendisiyle ilgilenmek zorunda oldukları hasta annelerinin aralarına katılmasıyla, kendi hayatlarının süre giden çarpıklığına dair pek çok gerçekle yüzleşeceklerdir. Nusret Hanım’ı anlayacak tek kişi ise büyük abla Nesrin’in (Derya Alabora) kaçak oğlu Murat (Onur Ünsal) olacaktır.

Nesrin (Derya Alabora) aile hayatında mutsuz, eşine karşı soğuk, 18 yaşındaki oğlu Murat’ı (Onur Ünsal) anlayamayan otoriter bir karakterdir. Gazeteci olan diğer kız kardeş Güzin (Övül Aykıran)bir türlü yakalayamadığı mutluluğun peşinde nefes nefese kalmıştır, genç kardeşleri Mehmet ise, isyankâr kimliğiyle bağdaştırabileceği bir çözüm yolu bulamayınca, marjinal yaşam biçiminin nihilizmi içinde yuvarlanıp gitmektedir…

Hastalığı nedeniyle hafızasındaki ağırlıklardan da kurtulmuş anneannesinin göreceli dinginliği gerisindeki özü yakalayabilen Murat’ın, anlayışla, hoşgörüyle sorgulayan buğulu gözleri gerisindeki insancıl kıvılcımlar, hayatının son günlerini dağıyla başbaşa geçirmek isteyen Nusret Hanım ile torunu Murat’ın kesişen yolları bir yolculuğun başlangıcıdır. Nihayetinde Nusret Hanım’ı dağına kavuşturan bu yolculuk, Murat’ın içine düştüğü boşluğa bir anlam katabilecek midir?

Yeşim Ustaoğlu, tüketim toplumu modellerine bağımlı yitik kuşakların filmi olarak ta tanımlayabileceğimiz “Pandora’nın Kutusu”nda, özel bir coğrafyadan ve belirli bir kültürden bağımsız olan özü yakalayabilmiş. Ayrıca, İstanbul’un çok renkli, çelişkili dinamik kimliğini de farklı ışıklar altında, zaman zaman hafif puslu görüntüler eşliğinde başarıyla yansıtıyor.

Related Posts

Tags

Share This

Leave a Comment