Semih Kaplanoğlu İle Söyleşi
Özgür Açılım Platformu 30 Mayıs 2010 Pazar günü 60. Berlin Film Festivali’nde son filmi “Bal” ile Altın Ayı ödülünü kazanan ünlü yönetmen Semih Kaplanoğlu’nu ağırladı. İki saate yakın süren söyleşide Kaplanoğlu, Yusuf Üçlemesi, kendi sineması ve Türk sineması üzerine sorulan soruları yanıtladı.
Söyleşide öne çıkan satırlar:
Yusuf’un Doğuşu
Yusuf’u tek bir filmde yeteri kadar derinleştirebileceğimi düşünmüyordum. Bu yüzden üçlemeye karar verdim.
Senaryolarım genellikle 40 sayfayı aşmıyor, zaten çok diyalog ve olay örgüsü olmuyor. Bu 40 sayfalık senaryo benim için bittiğinde oyuncu ve mekan arayışına giriyor, sonra da çekime başlıyorum.
Kültür Bakanlığımız Yetmiyor
Ben aynı zamanda filmlerimin yapımcısıyım. Üç filmin de finansını sağlamak için bayağı uğraştık. Dünyanın dört bir yanına gittik, projelerimizi sunabileceğimiz, yapımcılar bulabileceğimiz çeşitli finans marketlerine başvurduk. O ülkelerin kültürel fonlarından aldığımız destekle maddi sıkıntıları gidermeye çalıştık. Çünkü Türkiye’nin sağladığı şartlar yeterli olmuyor. Biraz Kültür Bakanlığı’nın desteği oluyor. O da bütçenin ancak altıda birini karşılayabiliyor. Onun dışında televizyonlar ve yurt dışındaki finans marketleriyle bu işi yapabiliyoruz.
Bal’ın ödülden sonra daha fazla seyirciye ulaşması için daha çok kopya daha çok ilan gerekiyordu. 30 kopya ile vizyona girebildik. Ticari sinema ise 300 kopya ile vizyona giriyor. Dolayısıyla biz filmlerimize salon bulamıyoruz.
Nasıl bir ekip?
Küçük bir ekiple çalışıyorduk. Ortalama bir ekip 50 kişiden oluşuyor genellikle biz Yumurta’yı oyuncular dahil 11 kişilik bir ekiple çektik. Nejat (İşler) kablo da taşıdı, ışıkçıya da yardım etti, araba da kullandı. Bu filmleri ancak böyle bir dayanışmayla yapabildik.
Ben yaptığımız işin bugünden yarına tüketilen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Uzun vadeye yayılan verimli bir iş olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bu zorluklar olsa bile pes etmemek lazım.
Rüyasallığı kullanıyorum
Rüyalarla ilgilenen sinema genellikle Doğu sineması oluyor. Örneğin Rus sineması, Çin sineması, Uzak Doğu sineması rüyasallığı içinde bir şekilde barındırıyor. Bizim geleneğimizde de nerdeyse her rüyanın açıklandığı rüya tabirleri külliyatları var. Rüyaların yorumlandığı ve saklandığı bir hayat geleneğinden geliyoruz biz. Ben de geleneğimizdeki rüyasallığı filmlerimde kullanıyorum.
Şiirle, şiirden büyümek!
Şiir benim içinde doğup büyüdüğüm, çok aşina olduğum bir alan. Ve taşrada hâlâ yoğun olarak şiir yazıldığını görüyorum ben. Ama derinliğinin olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Örneğin siz genç kuşaktan isimler sayabiliyor musunuz? Benim kuşağımda Behçet Necatigil de İsmet Özel de Ece Ayhan da Edip Cansever de Turgut Uyar da yazıyordu. Bu adamların şiirleri haftalık, aylık dergilerde yayınlanıyordu, kitapları çıkıyordu. Bu yetkinlikte şairler maalesef hayatımızdan çekildiler.
Müziğe karşı değilim.
Müziğin filmlerde büyük etkisi var. Ama ben bunun filme yapaylık kattığını düşünüyorum. Gerilmeniz gereken yeri size müzik söylüyor ya da duygusallaşmanız gereken yeri yine size müzik söylüyor. Ben bazen bir sahnede “Müzik ne kadar etkilidir?” sorusunun cevabını bulmak için müziği kesiyorum ve sahneye bakmaya başlıyorum. O zaman görüyorum ki en duygusal bulunan sahnenin sesini kestiğinizde geriye pek bir şey kalmıyor. Yine korku sinemasının gerisinde ürkütücü müzik yatıyor.
“BEN SİNEMANIN MÜZİK OLMADAN TEK BAŞINA KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE DURABİLECEK BİR SANAT OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM.”
Müzik kullanmamak radikal bir tavır gibi algılanabilir ama acaba bazı duygular ya da anlatmak istediğimiz şeyler müziğe ihtiyaç olmadan anlatılabilir mi? Bu soruyu sormamız gerek.








Son Yorumlar