Solmayan Muştu…
Bir gün… Kaldırımın kenarında rastlamıştım ona; acımsı bir yüz ifadesiydi bu. Anlamlandıramıyordum neden bende bu denli yankı bulmuştu, içime içime işlemişti bu acılık. Hani diyorum gitmişti, çok uzaklardaydı ve ayrı bir dünyanın (kendi dünyasının) baş kahramanıydı. Kendi imparatorluğu içinde güzellik anıtlarının esin kaynağıydı. İşte diyordum kesin orada buldu sonunda bu kadar derin ve bitemeyen uğraşların mükâfatını, yıllarını verdiği O’nu buldu. Mutlu…
Yine aynıydı gözleri, yine baktığım yerde donakaldım. Rastladığım yerde bir o kadar şaşırtıcı; Alaaddin Tepesinde, Konya’da arkadaşımla görüşüp tam da arabama atlayacağım sırada… Kim kurmuştu bu dizgiyi, bu anı, bu günü…
Orada oturup “aslında” diye bağırışını beklemişim sanki yıllarca. Evet, buymuş coşkun ve uzun süredir hissiyatını yitirmiş gönlümün demlenişi. Ben de sana haykırmışım gözümü açtığım ılık seher esintisinde “hoş geldin” diye… Arabama atlayıp gidebilirdim, yine basıp gidebilirdim. Ama durdum ve kaderin oyunlarıyla cilveleşmek istedim. Usulca oturdum yanına ve sadece gözlerine kilitlendim. Acaba yine bir yokedilişe doğru hızla koşan ve frenlerini iki çift göze teslim etmiş viranemiydim. Durdum ve bir saat boyunca orada o şekilde kalakaldım… Ta ki o beni kolumdan tutup kaldırana değin. Yürüdük… Uzun uzun yürüdük konuşmaksızın ve yine başladığımız yere vardık, ki ben o büyülü bakışların etkisini tüm bedenimde hissediyordum halen… Oturalım dedi, dillendirilmemiş sızılarımla yine sendeyim. Oturduk bir ağacın altına. Artık bakışlarım durulmuş, o büyü hafiflemiş, dizginleri elime almıştım. Peki dedim, haydi başlayalım. Anladım dedi, idrakimin son haddesine kadar anladım. Tüm uzun yıllar ve uğraşlarımın boşa gidişinin nedenlerini tek tek kavradım. Uykusuzluğumda ve sol yanımda dindiremediğim iki çift gözün hüzünlü gözyaşlarını silmek tek kurtuluş. Hadi bana yardım et!
Gülümsüyorum, tüm kalbimle gülümsüyorum ona. Aşina olduğumuz bir ruh mu bu, ortak bir ten mi tanıdığımız, ince sızılı bir yürek mi?
Acının en koyusunu içine çekmiş… Yüreğinde damıtmaya çabalarmış bu acılı haykırışları her geçen gün. Kimi anlarında ona bu acı yokedici bir şırınga olarak enjekte edilir gibi gelirmiş. Bu yürek bu acıya müptela mı halen bunun merakındayım.
Tanıyorsun bu ruhu… O, bu yokedilişle yok olmaz, diyebiliyorum ince bir hışımlı bakışla.
Sarsılıyoruz ikimizde. Ben aradığımı bulmuş ve aşina olduğum ince sızının serzenişlerinin uzaklaşmasının ardından kalkıyorum telaşla. Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum oradan. Koşuyorum durmadan delicesine… Gidişim bir çağlayan misali durulmak istiyorum… Bir mola…
Evet, karşımda gönül erim, selam verip giriyorum Yeşil Kubbeli Ulu’ya. ‘Gel ne olursan ol yine gel! Burası umutsuzluk kapısı değil!
Ağlıyorum hıçkırıklarla ve kapanıyorum secdeme. Hıçkırıklarım dinmiyor. O’nu yüreğimde taşıyarak yine aynı hürmetle selam durup ayrılıyorum huzurundan. Arabamı arıyor gözlerim… Biniyorum… Bir kitapçıya giriyorum O’na komşu. O’nun huyuyla hem dem olmuş bir ihtiyar uzatıyor özenle sardığı hediye paketini. Çıkmak üzere kapıya yöneliyorum ve dua istiyorum ihtiyardan. Belli diyor uzun yolu seçmişsin, dua benzinin olsun himmet her şeyin. Eyvallah deyip ayrılıyorum. Arabamla gecenin üçünde Ela’nın evinin önündeyim. Bahçesinde yine sadık yareni… Usulca sokuluyorum balkondan giriş kapısının ardına ve yine usulca bırakıyorum kapısına hediyemi…
Yıllar önce anlamlandıramadığımız kelimelerin bu kez derince dimağımıza ve fiiliyatımıza nüfus etmesini dileyerek…








Bismillah, öncelikle kendi adıma kalemin sahibine bu metinden ötürü teşekkür ederim, bir yazı sadece yazı değil bir uğraşın ürünüdür. Ve bu çabaya saygı göstermek gerekir. Yalnız, bizleri birbirimizi eleştirmekten de, hatırlatma yapmaktan da alıkoymamalıdır bu durum. Bu sebeple, yapacağım eleştirilerin birilerini incitmek değil de “üzüm yemek” olduğu unutulmamalıdır. Bu bakış açısıyla okunacak olursa eleştirilerim, yapıcı ve dahi hatırlatıcı olur, kişileri de kırmaktan uzak durur…
Edebi açıdan incelemedim şahsen yazıyı fakat üzerinde biraz daha çalışılması gerektiği kanaatindeyim, yazı bir çarçabukluk hissettiriyor kişiye, hemencecik, üzerinde pek de düşünülmeden kaleme alınmış gibi bir havası var. Tasvirlerin çoğaltılması belki bu sorunu aşabilir. Neyseki, bu sorun biraz fazla edebi metin okunduğunda ve yazı yazmak üzerinde çalışıldığında aşılabilecek bir durumdur. Bu yüzden kalem sahibi bu anlamda üzülmemelidir.
Fakat benim asıl değinmek istediğim konu, metinin taşıdığı içeriktir.Metin bir arayışın sonucunda kaleme alınmış gibi, ruhun huzura erişine bir arayış…
Burada önemli bir kaç soru sormak isterim; peki bizler hayata nereden bakıyoruz? “Konya’daki Yeşil Kubbe’den mi, yoksa Kur’an’ın ışığında putlardan arındırılmış Mekke’deki Kabe’den mi?” – ki buradaki Kabe tabiki günümüzde modern binaların kuşattığı mekan değil de, Rasül dönemindeki putları kırılmış ve özgürleştirilmiş yapıdır.-
Nereden okuyoruz İslamı? Bir beşerin peşine düştüğü yoldan mı? Yoksa Rasül’ün sünnetinden mi? Peki nasıl anlamlandırıyoruz hayatı? “Kalk ve uyar” diyen kitabı, toplumda varolarak mı anlıyoruz peygamberimiz gibi, yoksa tefekküre dalarak mı kimi eğilimlerde olduğu gibi?
(“Ama onlar yine de şöyle diyorlar: “Bu nasıl peygamber ki (diğer ölümlüler gibi) yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor? Onunla beraber bir uyarıcı olarak (görünür) bir melek gönderilseydi ya!”
Furkan Suresi 7.ayet)
Peki nasıl ereriz huzura? Mistisizm ile mi erilir huzura yoksa bir yoksula yardım ederek, bir haksızlığa karşı gelerek mi? Peki Kur’an ne diyor bu konuda? Kur’an’ı anlayarak, tefekkür ederek mi okuyoruz, yoksa atalarımızdan/büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla mı?
İslam neyi emreder merak ediyorum? Mekkeli müşriklere karşı, Firavuna karşı, Nemruta karşı, Samiriye karşı, Karuna karşı, İbrahim halkının putlarına karşı mücadele etmeyi mi emreder yoksa inzivaya çekilmeyi mi?
Vahiy neden gelmiştir merak ediyorum? “Ey İman edenler iman ediniz” derken neyi söyler vahiy?
Yoksa peygamber ölüp gittiğinde topuklarımızın üzerine geri mi dönecektik biz de? Yoksa o güzel insan Rasül’ün o mücadelesi unutulup gidecek miydi?
Biz kimi örnek alıyoruz? Allah’ın hepsini bize ayet ve örnek kıldığı peygamberlerimizi mi yoksa herkesi aynı potaya koyan hümanizmi mi?
Oysa Kur’an adaleti öylesine müthiştir ki, herkese Hakk’ını vermez mi?.. Bu kapıdan herkes değil, yalnızca salih amel sahipleri girmez mi?.. Arayış içinde olanlara vahyin kapısı hep açıkken, küfre şartlananların kulakları duymaz, gözleri görmez diye okumadık mı?
Unutmayalım ki, imtihanımız içe kapanmakla, dışarıdaki hayattan kopmakla olacak iş değildir diye bilmedik mi? Hatırlayalım ki, elçiler bile darlık halinde kalmışlardır;
(Ama), sizden önce gelip geçen (mümin)ler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, müminlerle birlikte Elçi de: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı (daima) yakındır! (Bakara 214.ayet)
O halde Yunus peygamberimizin düştüğü hataya düşmeden evvel, kaçmadan, göçmeden, içe kapanmadan, inzivaya çekilmeden evvel, Allah’ın çağrısına kulak verelim, ne diyor bilelim. Tüm bu sorular cevap bulmak içindir…
Ki bence asıl huzur, sabretmektir. Peki sabır nedir? Suskunluk mudur yoksa “Hak”sızlığa karşı söylenmiş bir söz, adaletsizliğe karşı atılmış bir taş mıdır? Veya sabır ya modern hayatın kölesi olmak ya da nefisini köle kılarak, hayatın dışında kalmak mıdır?..
Selam ola..
Eleştirilmek kalemimin yankı bulmasıdır ve ağzımızın tatlanmasıdır. Bizleri sorgulamaya\iç muhasebesine, bu site için yazı yazma olgunluğu gereği düşüncesine sevketmenizdeki duyarlılıktan dolayı size teşekkür ederim.
Mevlana ve sufizm eksenli bir tartışma konusu seçmişsiniz ya da bendeki betimleme hatalarının elverişliliği nedeniyle böyle bir tanı çıkmış ortaya ki bu yazı duygusallıkla yüklü bir zamanda ortaya konmuştur. Ben elimden geldiğince açmaya çalışayım.
Mevlana eserlerinde insan tabiatının derinlerine inmiş ve insanın iç yüzünü keşfetmiştir. İnsanı ve onun içdünyasını eksene almış ve bunu insan fiiliyatlarının yorumu şeklinde hikayelerle kaleme dökmüştür. Gönül sırdaşlığı yapabilir o duygusal anlarında mesnevi insana, şiirsel ama sonunda (aslında hep onunla) Yaradan’ı bulan ve O’na koşan seslenişiyle. Burada da öyle bir durum söz konusudur. Herhangi bir kulun peşine düşme ya da hurafeler edinerek DİN-İ İslama halel getirme sözkonusu dahi olamaz.
‘Ney dinleyen her insan benim neler dediğimi anlayamaz, benim feryadımı duyamaz, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki dertlerimi, acılarımı ona anlatayım.’
Aslında biraz da bu sesin tınısının peşinden koşmaktır buradaki.
-Herkes kendi anlayışına, zannına göre dostum oldu. Ama kimse benim gönlümdeki sırları araştırmadı, öğrenemedi.
-Halbuki benim sırrım feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek, duyacak güç yoktur.
-Ten candan, can da tenden gizli değildir. Fakat kimseye canı görmek izni verilmemiştir.
-Ney, sevgilisinden ayrılmış olanın arkadaşı ve dostudur. Onun yakıcı sesi, bizim Hakk’a kavuşmamıza engel olan perdelerimizi yırtmıştır.
…
Ve Mevlana der ki; Şüphe yok ki mesnevi temizlenmiş kişiler için gönüllere şifadır. Hüzünleri giderir. Kur’anı anlamaya açıkça yardım eder. Huyları güzelleştirir. Gönülleri temiz insanlardan, hakikati sevenlerden başkalarının Mesnevi’ye dokunmalarına izin yoktur.
Mesnevi de dahi bu tarz kişilerin onu okumaya ehliyetli\ehil olduğu söylenirken bu Hatibin yada Kitabın nasıl Kur’ana tezatlık içerip; Arayış içinde olanlara vahyin kapısı hep açıkken, küfre şartlananların kulakları duymaz, gözleri görmezlerin bu kapıdan girmelerine amenna demesi beklenir?
İslam öyle kuşatıcıdır ki, halife olan insana tümüyle nüfus eder ve ona aykırılık taşımaz. Müslümanın ayinedarlık görevi ve idrak güzelliğiyle (Kur’an ışığında) her yer ve mekanda yaptıkları doğru ve emin bir niteliğe bürünür. Kişiler ve dahi bulunduğu mekan islam şuuruyla idrak zevkine erer ve tatmin olur. Vesselam.
NOT: http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/munzevi.html burada sufizmle ilgili oldukça güzel bir yazı var.
Allah razı olsun…
Allah razı olsun kardeşler; fikir teatisi nasıl olurmuş, müslüman’ın tartışma üslubu nasıl olurmuş gösterdiğiniz için!
“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53)
Allah’ın selamı, sözlerin en güzeli olan Kuran’a, O’nun kelamına davet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, birbirini Hakk’a ve sabra davet edenlerin üzerine olsun…