Nicedir gitmek, görmek istediğim Filistinli mültecilerin yaşadığı kampları hayal ediyordum. Yurtlarından ayrılmak durumunda bırakılan bu insanlar nerelerde yaşıyor ve ne yapıyorlardı? Sorularım gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Siyaset Bilimi okumanın yönlendirici bir tarafı vardır. Sizi bir tarafa taraf kılar, siz bir siyasi düşüncenin tarafı olmak zorunda olursunuz. Küçüklükten ümmete taraf olduğumuz için olsa gerek çok zor olmadı bu seçim. Ne var ki, kendi tarafımızı dahi iyi tanımıyorduk daha… Bu da merakımı arttırıyordu. Bir bitiriş projesi seçtim kendime, konusu “Filistinli Mülteciler” olacaktı. Böylece yurtlarından zorla sürgün edilen Filistinlilerin, yolculuk hikâyelerini ve hicret ettikleri topraklarda karşılaştıkları olumlu ve olumsuz olayları en yalın haliyle ifade etmeleri sağlanacak ve biz uzaktakiler de yaşananları bire bir yaşayanlardan duyma imkânı bulacaktık. En nihayetinde de belgesel olacaktı bunun adı… Bu soruları çözmek için bir okul tatilini fırsat bildim. Yakın arkadaşlarım olan Fatma ve Rukiye ile konuştuk ve nihayetinde bu proje üzerinde birlikte çalışmaya karar verdik. Ve yola çıkmak için başladı hazırlıklar… Önce İHH ve Özgür-Der ile istişare ettik, gerekli izinlerin alınması ve ilişkilerin kurulması sağlandı. Sonra biletler ve gün ayarlandı. Kısa süren bir koşuşturmaca sonunda gitmek için hazırdık.
… Gideceğimiz günün akşamı Fatma’larda kalmıştım. Fatma yavaş yavaş çantasını toplarken, acele etmesi için sabırsızca telkinlerde bulunuyordum. Sabah erkenden havaalanında Rukiye ile buluştuk. Bize veda etmek isteyen birkaç fedakâr dostumuz da yanımızdaydı. Onlar bizden ayrılmanın tatlı hüznünü yaşarlarken, biz biraz gergindik. Aslında sadece gerginlik olarak özetleyemeyeceğim duygular kuşatmıştı bizi, bir işe niyetlenmiştik ve bunu başarmak için büyük bir adım atıyorduk. Filistin Meselesi’nin Türkiye’de sadece savaşla, İsrail saldırıları ile gündeme gelmesini yeterli olmadığını, başka ülkelere hicret eden ve “mülteci” olarak adlandırılan binlerce kardeşimizi de unutmamız ve hatta bu durumu hatırlatmamız gerektiğinin bilincinde olarak gidiyorduk. İşte bu durumu gündemleştirmek kaygısı, yeni yerler keşfedecek olmanın heyecanı, yola çıkmanın sevincini ve fakat tanımadığımız, bilmediğimiz yerlere gidiyor olmanın da tedirginliğini aynı anda yaşıyorduk… Kısacası merak, sevinç, hüzün, şaşkınlıkla harmanlanmış bir haleti ruhiye içindeydik. Ve en sonunda düştük yola, Ortadoğu’nun üç önemli ülkesindeki muhacirleri görmek adına… İlk durağımız Suriye olacaktı. Dostlarımızdan ayrıldık ve biraz gecikmeli de olsa uçağa bindik. 27 Şubat günü akşamüzeri ayak bastık Suriye topraklarına. Türkiyeli olan ama Filistin davasına gönül vermiş ağabeyimizlerimiz karşıladılar o akşam bizi. Bize rehberlik etme sözü verdiler, kalacağımız yeri ayarladılar.
İlk gün Yermük’e gittik. Yermük eskiden içinde çadırlar olan bir kampken, şu an eski ve bakımsız da olsa evlerden oluşan ve nüfusunun neredeyse hepsinin Filistinli olduğu bir şehir. Yermük’te ilk önce biraz dolaşma fırsatı bulduk. Sokaklar, eski binalar, eski arabalar ve zaman tünelinde yolculuk yapmışsız gibi hissetmemize sebep olan güler yüzlü insanlar… İstanbul’da metroda, tramvayda ve otobüslerde yolculuk yaparken gördüğümüz asık suratlara benzemeyen simalar… Bu ufak geziden sonra ilk durağımız olacaktı Filistin Yardım Vakfı. Mütevazı ve sıcak bir mekândı burası. Biraz sevinçli, biraz utangaç ilk röportajımızı gerçekleştirdik Ebu Salih ile. Kendisi ile ilk konuşmamızda “başımızın üstünde yeriniz var” diyerek, bize her türlü yardımda bulunacaklarını ifade etti. Babacan tavırlı Seyyid Ebu Salih yardım vakfının başkanıydı ve Filistin davası uğruna bedel ödemiş bir büyüğümüz olduğunu da öğrendik sonra… Bu Vakıfta çalışan bir de sert görünümlü bir başka ağabeyimiz; Hacı Mazen de oradaydı. İlk önce zanda bulunup, Allah’ın da bizi çokça uyardığı hataya düşüp, peşin bir yargı ile kendisini asabi olmakla itham ettiğimiz Hacı Mazen, daha sonraları bizim için gösterdiği fedakârlıklar ile bizleri utandıracaktı. Kampları gezmeye başladığımızda yıllardır hayal ettiğim bir gerçekliğe dokunduğumu hissediverdim… Burada sıcakkanlı, misafirperver ve bir o kadar da bu davaya bağlı insanlar gördük. Bizi evlerinde tüm cana yakınlıkları ile misafir ettiler; çay, mırra, meyve, kek hiç peşimizi bırakmayan tatlı ikramlardandı… Kardeşler tanıdık, simaları bize benzer… Biz aynı ümmetin farklı evlatlarıydık… İnançlı bir nesil gördük gittiğimiz her kampta. Suriye’de, Ürdün’de, Lübnan’da… Ama Şam ve Yermük ilk olmasından mıdır bilinmez içimizde yeri ayrı kaldı. Rukneddin’nin sokaklarında avare avare dolaştığımız ilk sabah, karşılaşacaklarımızın neler olacağını bilmiyorduk. Filistin topraklarında işgal altında yaşayan insanlardan ne kadar çok haberimiz varsa, Filistin toprakları dışına çıkmaya zorlanmış Filistinli mültecilerden o kadar bihaberdik. 1948 yılında köyünden göç etmek zorunda bırakılan yaşlı amcanın balıkçı olduğunu öğreniyorduk ve onun denize olan özlemi Boğaziçi’ni her gün gören biz için daha bir anlamlı oluyordu… Balıkçılık yapan yaşlı amcanın bu hasreti, Şam’ın kuru havasını ciğerlerime çekerken içimi acıtıyordu. İlk iki gün Suriye’deydik ve koşturmaca ile geçti saatlerimiz. Son akşam Ebu Salih’in evine çay içmek için davet edilmiştik. Eşi ve kızları bizi en güzel şekilde ağırladılar. Biz Arapça bilmiyorduk, onlar da Türkçe… İronik bir şekilde İngilizce anlaşmaya çalışıyorduk. Biz bize öğretilen kelimelerle “çok zahmet etmişsiniz, hiç gerek yok” demeye çalışıyor, lakin başarılı olamıyorduk. Yine de konuşmaya bile gerek yoktu aslında, bir neşeyle bizim için koşuşturan bu güzel insanlara karşı bir kardeş sevgisi ile bağlanıyor ve de şükran duyguları sarmışken bizi, gösterilen bu yoğun ilgi karşısında mahcup ve dahi mutlu oluyorduk. Bu dilini bilmediğim bir muhabbetin adıydı… Direnen insanların hayatlarını hep kitaplardan okurduk, bu sefer onların masasında yemek yeme şerefine nail olmuştuk. Çocukluğumuzdan beri bize öğretildi Fethi Şikaki, Ahmet Yasin, Malcolm X, Aliya İzzetbegoviç… Bizler için bir övünç kaynağı onlardan biri olmak… Şimdi hayatlarını şahitler olarak geçiren insanların bizim için koşturduklarına şahit olmak… Ürdün ve Lübnan’dan sonra yine son durağımızdı Şam… Son konuşmalar yapılırken, “burası sizin ikinci eviniz” diyen Ebu Salih, bizi uğurlamaya gelen Heysem, Hacı Mazen, Akif ve Mustafa ağabeyler… Gözlerimiz yaşlı ayrılırken, birbirimize tekrarladığımız en anlamlı söz; “Allah onlardan razı olsun”…
Dönüş yolunda şu çarpıcı ve yakıcı gerçeklik zihnimde dönüp dolaşıyordu… Kendi yurtlarından zorla koparılan, aileleri dağılan, evlerini, komşularını, akrabalarını geride bırakan bu insanlar hatıralarını, özlemlerini, belleklerini ve yurtlarını geride bırakmamışlardı…


























